Antalya
18.09.2020
A

Adını fısıltılar arasında belli belirsiz işittim ilk defa. Korkularla yaşamaya çalışmak geçici bir histi; aslolanın ve yaşayanın “sevgi” olduğunu belki de ilk defa onda anladım. Bizden biriydi; istemsiz gidişi, sofradan bir tabak eksilmesi gibiydi adeta: Akşam sohbetlerinin anlamını yitirmesi, eve yansıyan sabah ışığının yerini puslu, gri bir havaya bırakması.

Ölmemiş Gibi

Ülkenin en çok okunan gazetesine o gün Nâzım’ca söylersek, “kapkara, haykıran puntolarla” “Hain Öldü” manşetini atanlar ne düşünmüştü o anlarda, bilinmez; ama onu böyle nitelendirenler, yeşil üniformalılardan aldığı cesaretle sınıfsal nefretlerini kusarken o hiç ölmemiş gibiydi. Egemenlerin suratına o boyun eğmez gülüşüyle dik dik bakmayı sürdürüyordu hala.

İnsanın varoluş kavgasından ve düşünce tarihinden izler vardı bütün bu yaşananlarda. Düzenin tekerine çomak sokanlar yok edilmek zorundaydı. Stanley Kubrick’in o muhteşem filminde Spartacus, düzenli Roma ordularına bir tepeden bakarken sonunu elbette biliyordu, ama işte boyun eğmiyordu! Gücün her türlüsüne, paraya, otoriteye tapanların bir türlü anlayamadıkları da bu değil miydi? Yazlık ve kışlık saraylarda hayat boyu keyif sürmek varken, kimin için veriliyordu kavga? Açlar ve yoksullar her yerde vardı; üstelik fırsat bulsalar üç-beş kuruş karşılığında o “yol göstericiyi” yok etmek için dizilmezler miydi sıraya?

Olmadı, başaramadılar. Che'yi andıran biraz buruk, ama kararlı tebessümü silemediler.

Umudun Umudumuzdur

Uzun yıllar sonra, aralarında adını ilk kez o fısıltılar arasında işiten sarışın çocuğun da olduğu kalabalık bir topluluk, “korsan bir gösteriye” dönüşen film gösterimi için bir araya geldi, anısını yaşatacaklarına dair yeminler ettiler. Sonra film başladı. Olasılıkla yoksulluğun sinemamızdaki bu en hazin ve çıplak hali, bu satırların yazarının midesine ilk kez orada esaslı bir yumruk indirdi. Faytoncu Cabbar’ın hazin serüveni, yarım asır sonraya selam yollar ve yalnızca dönemine değil, bugünkü karamsar yolculuğumuza ayna tutarken artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Bizim kuşak yıllarca üretiminden mahrum kaldı; ya hayal meyal, belleklerimizde yer edinen bir figürdü ya da sararmış sayfalarda kalan bir isyankâr! Onu yıllar boyu yasaklayanlar haklıydılar, bu filmlerin ve öykülerin geniş kitlelerle buluşmasının ne gibi sakıncalar içerdiği daha önce kanıtlanmıştı. Cannes Film Festivali’nde “Yol” ile (Yönetmen: Şerif Gören) sinemamıza o ana kadarki en anlamlı ödülü getiren bu yasaklı ve “kaçak" adam, hastalığın yormaya başladığı bedenine de direnerek yumruğunu kaldırırken, dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun, tüm ezilenlere selam yollamayı unutmuyordu. Bir egemenin gözünde bundan büyük suç olur muydu? Ferman: Tez Yasaklana, susturula, yok edile!

İnatla Halkının Arasında!

Sanatçı yaşar. Ölse de ölümsüzdür artık o, zamana ve çağlara inat kalır. Don Kişot aramızdadır hala, nerede bir hayal varsa onun peşindedir. Jack London’un Martin Eden’i, tüm kendini yok etme çabalarına karşın intihar edememiştir, tıpkı Steinbeck’in George ve Lenny'si gibi. Kafka, geçirdiği onca metamorfoza karşın kanlı-canlı karşımızdadır. Yaşar Kemal Toroslarda, Fakir Baykurt Burdur'da haksızlığa uğrayan köylülerin ocaklarında  tüter; Abidin Dino, açlığa, acılara ve tüm haksız savaşlara inat “elleriyle” dimdik ayaktadır hala. Ve “sazın teline vurulan her mızrap, atom bombasından daha güçlüdür” diyen o isyancı da buradadır, yanı başımızdadır yine.

Evet, sanatçı yaşar; sararmış fotoğraflar canlanır, tablodaki figür, filmdeki kahraman bir gün aydınlanır, ayağa kalkar ve halkının arasına döner. Değil 40, 140 yıl geçse de aradan Yılmaz Güney yaşar!

Paylaş
ETİKETLER:
Yok