Antalya
21.02.2020
A

 

Geçenlerde, “Pâyidar” adlı oyunumuzu izlemeye gelen bir arkadaşım, bugüne kadar işittiğim en anlamlı eleştirilerden birini dile getirerek, etkinlikte görev alan topluluğu samuraylara benzetti! Artık tükenmiş olan bir kültürü, geniş kesimlere mesaj verme gibi bir sorumluluğu sürdürmeyi görev edinmiş insanlar…

Tespiti belli oranda ironi içermesi bir yana, bir süredir “aydın” kesimlerde var olan bir bakışı dışa vurması bakımından önemli bulduğum için, bu haftaki yazımda, söz konusu değerlendirme ışığında sanatın kimliği ve niteliği üzerine görüşlerimi aktarmayı uygun gördüm.

Patates Yiyenler’i Unutmamak

19. yüzyılın ikinci yarısında empresyonist ressamların ufukta belirmesi, plastik sanatlardaki hâkim bakış açısını temelinden sarsacak gelişmelerin başlangıcı oldu. Biçimdeki devrim niteliğinde yenilikler; ışığın belli izlenimlere göre sübjektif ama etkileyici kullanımı, fotoğrafın keşfinden sonra özgünlük içeren tabloların zaruri hale gelmesi, temanın değil estetize edilmiş anların resme dâhil olması vs. Artık önceki dönemin devasa boyuttaki Delacroix ve Goya tablolarının yerinde yeller esecek, Daumier gibi Fransız Devrimi’nin etkisiyle sokağı ateşleyen ressamlar unutulmaya yüz tutacak, Jean-François Millet gibi isimlerin kocaman elli, kederli emekçi figürleri alaycı tebessümler eşliğinde unutulmaya terk edilecekti. Yeni dönemin revaçta mekânları, Montmartre ya da Montparnasse gibi Paris’in ünlü yerleşim bölgeleri veya Moulin Rouge kafeleriydi. Tabloların başoyuncuları arasında ise, orta-üst sınıftan şık şapkaları ve gece kıyafetleriyle kimi zaman sandal sefasına çıkan, bazen de kalabalık bir müzikholde dans edip şarabını yudumlayan şık hanımlar ve onlara eşlik eden beyefendiler idi.

Muhtemelen sanat tarihinin en nevi şahsına münhasır isimlerinden olan Van Gogh’un erken dönem klasiği “Patates Yiyenler”, işte tam da bu dönemde gündeme geldi. Hollanda’nın yoksul köylerinde vaiz olarak çalışan ve yoksulluğun damgasını vurduğu bedenlerin Paris atmosferiyle ne kadar zıt olduğunu trajik biçimde kavrayan ressam, sanat tarihine ölümsüz bir eser bırakmıştı.

Aydından Aydıncığa

Günümüz aydınının, özellikle post-modern dalganın ardından kendisini yeni bir gerçekliğe teslim etmesinin üzerinden epeyce zaman geçti. İnsanlığa ya da hedef kitleye bir bildiri sunan sanatsal üretimlerin “ajitatif paçavralar” olarak nitelendirilmesinin, “bireyin” (ki, bu kısmı bariz biçimde “bireycilik” olarak okuyabilirsiniz!) keşfinin, soyut ekspresif dalgalanmaların geçer akçe olduğu, halen yürürlükte olan bu süreç, son derece yalın bir soruyu yanıtlamaktan hep kaçındı: Bütün bunlardan insana kalan ne?

“Dönemin ruhu” dedikleri şeye sırt çeviren, “aydının sorumluluğu” bilincini vicdanında taşıyan sanatçının, “hayatın gündelik işleyişinden uzak durmak” biçiminde teorize edilmiş, sanal bir gerçekçiliğin, iç çelişkilerin ve kişisel bunalımların peşine takılmış “aydıncığa” dönüşme serüveni şeklinde de özetlenebilirdi bütün bu olup bitenler.

Geriye Kalan

Bugün ısrarla Yılmaz Güney’in duruşunda, Kemal Sunal’dan Levent Kırca’ya uzanan bir çizgide hayata temas eden bir mizahta, Fakir Baykurt, Aziz Nesin veya Yaşar Kemal’de kendisi bulan geniş kesimlere “gerçek sanat” adı altında nelerin dayatıldığını hatırlamak gerekiyor. Boğazın sularına uzun uzun bakıp sigarasından derin bir nefes çeken kentli orta sınıf kahraman; argonun ve kaba kuvvetin hâkim olduğu küflenmiş bir mizah; kime ne dediğini kendisinin de kavrayamadığı, sanatı süslü kelimelerden ibaret sayan ruhsuz bir roman ve tarihin en has soyutlamalarından biri olan “Guernica”yı lügatinden çıkaran soyut dışa vurumcu bir ressam…  

Günümüz genç kuşaklarının belleğinde biriktirdiği üç beş dizenin kimlere ait olduğunu, sözgelimi bunca karşıt bombardımana rağmen neden Sabahattin Ali’nin best-seller yazar olmayı sürdürdüğünü, sanattan bir parça anlayan bir kimsenin Nuri İyem ya da Neşet Günal adını işitince neden düğmelerini ilikleme ihtiyacı hissettiğini bilenler, kuşkusuz kimi soruların yanıtını daha iyi veriyor. Bütün bu toz duman ortadan kalkıp, sis bulutları dağıldığında, geriye zaten o son samurayın adı kalıyor: Katsumoto Moritsugu!

Devam edeceğiz…

Paylaş
ETİKETLER:
Yok