Antalya
13.09.2019
A

Son günlerde dilime dolanan “tatlı sert” bir şarkı: Zaten Yaz Üç Aydı...


Ve sesiyle huzura davet eden “tatlı sert” bir adam: Okay Barış...


Sezen Aksu’nun, müzik dünyasına kazandırdığı onca isimden biri ve en yenisi olur kendileri. Aramızda henüz Okay’ı dinlememiş ve kendisiyle tanışmamış olanlar var ise ilk fırsatta müziğin sesini açsın ve gözlerini kapayıp ardına yaslansın! Konuşur gibi dökecek içini size ve siz de farkında olmadan eşlik ederken bulacaksınız kendinizi ona. Ve işte o an başlamış olacak tanışma faslı.
Bazıları sadece şarkı söyler. Bazıları ise anlatır. Okay, ikinciyi seçenlerden... Şarkı söylemekle kalmıyor, anlatıyor. Büyük nağmelerden, yoran gırtlak oyunları ve oktav gösterilerinden uzak, ustalarından aldığı edep ve saygıyla, huzur veren, sade ve samimi bir duyguyla söylüyor şarkılarını. Uzun zamandır gerçek müziğe hasret kalmış olanlar için umut var hala ve bu umut meşalesini elinde taşıyanlardan biri Okay...


“Acaba bugün çok saçma veya çok kötü ne yapsam da milyonlarca tıklansam!” diye güne başlayanların çoğaldığı, tüm zekasını ve enerjisini “fenomen” olabilmek için harcayanların günbegün arttığı, buna karşın sanatsal kaygı taşıyanların gitgide tükenmeye başladığı günümüzde, böyle ender bulunan değerlerin farkına varmalıyız diye düşünüyorum!


Sizce de sapla samanı ayırmanın zamanı gelmedi mi artık? Hep eski şarkılara özlem duyduğumuz ve halen aynı kaliteyi aradığımız halde neden sosyal medya ve genel internet platformlarında dolaşan o “gereksiz” paylaşımlar ve sanattan uzak “şeylere” değer katıp prim yapmalarını sağlıyoruz! Neden? Nerede o 90’lar, 80’ler, 70’ler...


Bu arada yeri gelmişken -tam da bu noktada- Hakan Eren’i anmadan geçmek istemem. Türk pop müziğinin “altın çağları” denilen yıllara her yönüyle hakim olan ve halen bu konuda çok ciddi çalışmalar yapıp harika projeler hayata geçiren değerli bir müzik adamı... Sanata ve sanatçıya bir dönem değil her dönem değer veren ve her gün sunduğu radyo programı boyunca, “iyi müzik” için farkındalık yaratmaya çalışan gerçek bir müzik elçisi... Eren’in, gazeteci yazar Yavuz Hakan Tok ile birlikte hazırlamış olduğu “90’lar Belgeseli”ni internetten bulup izlemenizi tavsiye ederim. Farkında olmadığımız değişimleri bize gösteren, en saf halimizi yeniden hatırlatan ve en önemlisi o dönem müziği ile bugünkü “gürültü kirliliği” arasındaki uçurumu net bir şekilde gözler önüne seren harika bir belgesel...


Sizi bilmem ama ben çok sıkıldım artık “müzik” adı altında her gün yeni bir saçmalık görmekten. Farkındaysanız “dinlemek” demiyorum, “görmek” diyorum! Çünkü ister istemez görüyor, duyuyor veya maruz kalıyorum! Evet biliyorum; bu da bir dönem ve mutlaka geçecek fakat artık kötüler kadar iyiler de çoğalsın istiyorum. Alternatifler azaldıkça iyi müzik bekleyenlerin tahammül sınırı da azalıyor. Buradan tüm iyi müzisyen ve bestecilere sesleniyorum! Lütfen bol bol müzik yapın ve gerçek müzik dinleyicilerini bu işkenceden bir an önce kurtarın! Siz yapmazsanız ben yapacağım yoksa! En azından kendim için bir güzellik yapmış olurum...


Hadi el birliğiyle bebeleri pistten alalım alalım...
Çok sevip yalan da olsa alalım alalım...
Gençliğimiz talan da olsa alalım alalım...
Hava kapalı hadi bakalım
Arabaya benzin alalım alalım
Radyoda yine Demet Akalın
Falan filan falan filan...


Her neyse... Ne diyorduk nereye geldik! Uzun lafın kısası; işte bunları dinliyoruz arkadaşlar! Müzik listelerimiz bunlarla dolu. Ama siz yine de yer açın listenizde; derinlerde bir yerden kopup gelmiş olan duygulu melodilere ve kulak verin Okay gibilere, Hakan gibilere, yüreğiyle konuşanlara, halen gerçek müziğin ve kalitenin peşinde koşanlara... Çünkü aşk çaldığında kapıyı ve ateş düştüğünde yüreğe; bu “trend topiklerin” hiçbiri ilaç olmayacaktır kalbe! Kulağınızın ve kalbinizin kıymetini bilin! İkisi de en güzel sözleri duymayı hak ediyor!


Değerli “Yedi Renkli Kalem” Okurları!
Biten yaz tatili ve başlayan yeni eğitim – öğretim dönemiyle birlikte tüm ailelerde yoğunluk başladı. Çocuğunu ilk kez okula kaydeden anne ve babaların telaşını, gözlerinde ışık parlayan güzel yavrularımızın heyecanını, torunlarının arkasından dualar eden nine ve dedelerin hissiyatını, yepyeni öğrencilere kavuşan veya ilk kez öğretmenlik yapacak olan yeni atanmış öğretmenlerin coşkusunu, yeni sezonda hepimize iyi gelecek ve değer katacak ne varsa hepsinin pozitif enerjisini sizlerle paylaşıyor ve 2019 – 2020 eğitim – öğretim döneminin tüm ülkemiz için hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.


Okulun ilk günü her zaman bir başkadır. Haftalar öncesinden eksikler giderilmiş, genel program hazırlanmış ve heyecanlı bekleyiş başlamıştır. Ve işte beklenen sabah da nihayet gelmiş, kahvaltılar yapılmış, okul kıyafetleri giyilmiş ve evden çıkmak için sabırsızlanan adımlar hızlanmıştır. Ne güzel bir heyecandır o. Bu güzel duyguyu dönem boyunca koruyan ebeveyn ve çocuklar her daim başarılı olmuştur ve olacaktır. Bilirsiniz; nasıl başlarsa öyle gider! Günümüzün en büyük problemlerinden biri de sistemli ve programlı hareket edememek değil mi zaten!


Ebeveynler ve çocuklar, dönem başındaki programlarına dönem sonuna kadar düzenli utmadıkları için gerek okulda ve gerekse sosyal hayatta başarısızlıklar elde etmektedir. Başarılı çocukların en büyük özelliği; ailelerinin rehberliği ve kendi otokontrolleri ile düzenli olarak takip ettikleri bir programları olmasıdır. Siz değerli veliler için naçizane tavsiyem; çocuklarınızı yarış atı gibi o kurstan bu kursa götürmeyin! Belli başlı ilgi alanlarını seçip ona yönelik aktivite programı hazırlayın! Ve en önemlisi çocuğunuzun fikrini sormayı unutmayın!


Evde başlayan genel eğitim her şeyin başıdır. Bu önemli noktayı atlamamak lazım! Ahlaki değerler, saygı, sevgi, iletişim, paylaşma ve benzeri birçok duyguyu çocuk ilk olarak evde öğrenir ve buna yönelik tutum geliştirir. Tabii ki çevresel faktörler göz ardı edilemez ama “eğitim ailede başlar” kuralı en doğru yol haritası olacaktır çocuğun gelişimi için. Zira bu hafta Kadıköy Anadolu Lisesi’nin açılış gününde yaşanan “Simit Atma” etkinliği birçok ailede bu değerlerin verilmediği hissini uyandırdı bende.


Yerde gördüğü en ufak ekmek kırıntısını bile öperek alnına koyan bir toplumun çocukları iken, ne ara birbirine simitler atarak şakalaşan çocuklara dönüştük biz! Kim öğretti bu saçma alışkanlığı bu çocuklara? Dünyanın birçok yerinde o simit parçalarını yemek için can atan nice çocuk varken nerden çıktı bu şımarıklık! Nedir bu israf ve tüketim çılgınlığı! Lütfen bir kendinize gelin!
Kıymetli Aileler! Çocuklarınıza “değerler eğitimini” bir başkasının vermesini beklemeyin! Çünkü bir çocuk için, hayatı boyunca taşıyacağı en büyük değer; sizin gözlerinizde gördüğü dünya ve yine sizin gözlerinizle gördüğü dünya olacaktır!
Okay’ın şarkısındaki gibi, yaşadığımız iyi veya kötü her şeyin ardından “Zaten Yaz Üç Aydı” diyerek kendimizi kısa süreli rahatlatabiliriz belki ama yine de içimizde bir yerleri cız ettirmemek için her bir değeri iyi anlamalı ve iyi anlatmalıyız. Çünkü yaz üç ay olabilir ama hayat dört mevsimden bile uzun...


Saygı ve Sevgilerimle...
Fatih Haktan Coşkun

Paylaş
ETİKETLER:
Yok