Antalya
13.06.2018
A

Tarım sektörüyle ilgili değerlendirme ve yorumlara genellikle pek ilgi göstermem.

 

Çünkü memleketimizdeki en kalabalık seçmen kesimi çiftçilerdir ve sektör hakkında söylenenlerin önemli bir kısmı bu oy deposunu manipüle etmeye yönelik söylenir.

 

Bir taraftan da yerli sanayi dediğimiz şey 19. yüzyıl sanayisi olduğu için bunun da önemli bir kısmı tarım sektöründen hammadde temin eder.

 

Hala hepimizin eş, dost akrabasının köylerde bir şekilde tarımsal üretim faaliyetiyle meşgul olduğunu da hatırlayalım ve şu tespiti yapalım; tarım sektörünün ne durumda olduğunu hemen herkes bilir.

 

O nedenle biri çıkıp da “tarım sektörü alarm veriyor!” işte efendim; “tarım sektörü uyarı veriyor!” gibi bir şeyler söyleyince bana gülünç gelir. Ege İhracatçı Birlikleri Koordinatör Başkanı Jak Eskinazi de geçen hafta buna benzer bir şey söylemiş. Hepimizi aydınlatmışlar sağ olsunlar… Şu günlerde herkesin dilinde aynı terane; ihracat olursa çiftçi de kurtulacak. Peh!

 

Tarım sektörü AB uyum süreci başladığından beri planlı, programlı şekilde küçültüldü.

 

İnsanlara “bu işi bırakacaksın” diye talimat veremeyeceğimiz için devletimiz belli bir plan ve program dâhilinde tarım sektörünü küçültmek için gerekenleri yaptı ve yapmaya devam ediyor.

 

Devletin misyonu

 

Bana garip gelen şey; bu gerçeği hiç kimsenin böyle apaçık şekilde dile getirmiyor olmasıdır.

 

“Çiftçiliği bitirdiler”, “köylüyü sömürdüler” gibi söylemler ne gerçeğe hizmet eder ne de vatandaşa. Uyuşmuş kulakları meşgul etmeye yarar sadece.

 

Türkiye’de tarım sektörüne olanlar, AB ülkelerinin bilinen bir vizyonu ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin misyonu doğrultusunda uygulanan bir programdır.

 

‘Önce şunu yaptılar, sonra bunu getirdiler’ diye de kafa ütülemeyeceğim. Mesele tarımda çalışan nüfusun azalması meselesidir.

 

Mesele ucuz ve mesafe olarak yakın işgücü tedariki meselesidir.

 

Mesele Avrupalı çiftçinin gönendirilmesi meselesidir.

 

Mesele doğal kaynakları açısından zengin toprakların Avrupalı sermaye tarafından işletilmesi meselesidir.

 

Mesele bağımsızlık meselesidir.

 

***

 

Saymanlı, bilançolu cemaatler

 

Türkiye’de köylü, çiftçi olup bitenin farkında mıdır, değil midir bilemem. Ama zaten işi çözecek olanlar da çiftçiler, köylüler, işçiler falan değil. 1920’de yaşamıyoruz.

 

Nereden bakarsanız bakın; ne anlatırsanız anlatın; bugün işi çözecek olanlar kanaat önderlerini organize edenler, iletişim mecralarına sahip olanlar ve ekonomik sirkülasyonun akışına müdahale etme gücüne sahip olanlardır.

 

Bu nedenlerle örgüt yapısında ekonomik hiyerarşi kuran; böyle saymanlı, bilançolu cemaatler falan, siyaset sahnesinde köşe kapmaca oynayabiliyorlar.

 

Çiftçinin derdi her zaman aynıydı; en yakınında tespit edebildiği örgütlü güce yaklaşmak. Çiftçinin başka hiçbir stratejisi yoktur. Dümdüz ve basit bir tarz bu. Bir yaşam biçimi.

 

Örgütlü olmanıza bile gerek yok. Örgütlü olduğunuza ikna edin yeter. Çiftçi etrafınızda öbekleşir.

 

Çiftçinin karakteristik bağımlılığı

 

Bu sözlerimi, hakir görme, küçümseme gibi değerlendirmeyiniz; doğru bir değerlendirme olmaz. Bütün derdim, tasam; bir vakıayı ifade etmek.

 

Hayatını kazanmak için doğal kaynakları, doğal etkenlere bağlı şekilde işletmek zorunda olan bir insanın, her zaman örgütlü bir güce ihtiyacı vardır. Yani çiftçinin karakteristik bağımlılığı, onun birilerine sürekli borçlanmasından kaynaklanmaz. Çiftçinin karakteristik bağımlılığı, yapmakta olduğu işten ve yaşam biçiminden kaynaklanır.

 

Çünkü doğal etkenlerin ne zaman nerenizden vuracağı, ne zaman nerenize çarpacağı belli olmaz. Bunu hesaplayamazsınız, öngöremezsiniz, önleyemezsiniz.

 

Batılı çiftçileri bizlerden ayıran en önemli husus da budur. Batılı çiftçi bağımsızlığını, kendi örgütlü gücünü kendisi oluşturduğu için kazanır. Sel, dolu, soğuk, hastalık vs vurduğunda kimseye yanaşmak zorunda değildir. Her şeyin başı bu.

 

İhracat falan hep sonraki işler.

Paylaş
ETİKETLER:
Yok