Askerliğimi Erzurum’da Orduevi’nde yaptım.
Orduevinde, üstelik de görevin akşamları barda canlı müzik yapmak olunca, normal mesai saatleri olunca, çok fazla boş zamanın oluyor.
Orduevinde atıl durumda bulunan bir kütüphane vardı. Kitaplar raflardan indirilmiş, kolilere istiflenmişti. Bunu keşfetmek, nadir askerlik anılarımdan galiba en heyecan verici yeridir.
İşte bu keşfin bende kalıntılarındandır, ‘Memleketim Trabzon, Mahallem Tekfurçayır’
Osmanlı Zabiti Binbaşı Süleyman Bey’in anılarından oluşan bir kitaptır.
Binbaşı Süleyman Bey, askerliğe başladığı zamandan sonrasını beyitler halinde kaleme almıştı. Tarih, 1800’lerin ortası. Yani, Osmanlı’nın çöküşünün başlangıcı.
Askerde tesadüfen tanıştığım Binbaşı Süleyman Bey bana yerel tarih ve edebiyatın ne kadar önemli olduğunu öğretmişti.
Biz tarihi okurken, çoğunlukla makro tarih olarak ele alır, detayları gözden kaçırırız. Oysa makro tarihi anlayabilmenin kılcal damarları mikro ya da yerel tarihtir.
Başka bir örnek vereyim.
Ne yazık ki 6 Şubat depreminden sonra yayın hayatına son veren ‘Yeni Adana’ Gazetesi.
Kurtuluş Savaşı’nın ilk günlerinden itibaren Adana’nın bu mücadeleye nasıl katkı koyduğunun, hangi aşamalardan geçtiğinin canlı tanığı olarak bize aktarmıştır. Bu gazete aracılığı ile Çukurova’nın nasıl bir mücadele sürecinden geçtiğini öğrenebildik.
***
1990’ların ‘Ankara’sında, ‘Büyük Expres’ diye bir birahane vardı.
Bilinen ve meşhur olan menüsü, bira ve kuzu kokoreçti.
Ama başka bir özelliği vardı Büyük Expres’in.
Ankara’nın yazar, çizer takımı burada olurdu. Ahmet Telli, Ahmet Erhan ve daha niceleri, Büyük Expres’in taburelerinden geçmişti. Biz tıfıllar da onlara yakın masalara oturmaya, onlarla sohbet etmeye ve tanışmaya can atardık.
Büyük Expres’in meyhane versiyonu da meşhur ‘Tavukçu’ idi.
İkisinin de ortak noktası, Ankara’da yaşayan aydınların buluşma noktası olmasıydı. Bir kitap ya da yazı yayınlanmadan önce buralarda harmanlanır, demlenir, olgunlaştırılır, sonrasında yayına hazırlanırdı.
Aslında, düşün dünyasının kuluçkasıydı buralar. Aydınlar düşüncelerini burada dile getirir, tartışmaya açar, olgunlaştırırdı.
***
Antalya’da, kendi anılarımdan damıttığım iki durumun birleştiği bir olay yaşandı bugünlerde.
Önce, ‘Son Tuğçe’yi anlatmalıyım.
Bizim Süleyman Taş işletir.
Dışarıdan baktığında aslın tam da bir sokak arası birahanesidir.
Müdavimleri bellidir. Hep aynı isimler vardır.
Kim nasıl davranır, kim alkole ne kadar dayanıklıdır, Süleyman hepsini bilir. “Abi, sen içme artık, tamam” dediği ve siparişi vermemesinin örneği çoktur.
İşte bu Son Tuğçe’de haliyle, Antalya, ülke, siyaset sıklıkla konuşulan gündemlerdir.
Bazıları vardır.
Yaşanmışlıkları çoktur. Hani Özdemir Asaf diyor ya; “söyleyecek sözü olan anlatsın” diye.
İşte o hesaptan.
Bizim Ergun Hoca (Akıncı) yaşanmışlığı çok olduğu için, söyleyecek sözü olanlardandır. Ergun Hoca öğretmendir. Serde öğretmenlik olunca da aktarım bir başka güzel, bir başka lezzetli olur. Ergun Hoca da sağolsun, kimseyi bu yaşanmışlıklarından mahrum etmez ve söyleyecek sözünü dile döker.
Bu anılarda, öğretmenlik vardır, Antalya vardır, ülkenin sosyolojisi vardır.
Kısacası Ergun Hoca’nın söyleyecek sözü vardır. Söyleyecek sözü olduğu için de Özdemir Asaf’ın yüzünü kara çıkarmayarak, ‘anlatır’
Ergun Hoca, sonunda, dilinde gezen bu anıları kaleme aldı ve bir kitap çıkardı.
Kendisi hem ‘Şanlı Fenerbahçe’li, hem de ‘sol’cu olunca; kitabın adını da ‘Sol Açık’ koydu. Üstelik, bir fizik öğretmeninden beklenmeyecek bir ironi becerisi ile.
Yukarıda yerel tarih ve edebiyat ile ilgili örnekler verdim.
Ergun Hoca’nın kitabı Binbaşı Süleyman gibi yerel tarih içeriğine sahipken, bu kitap ana rahmine ‘Son Tuğçe’de düştüğü için geleneğe uygun bir eser oldu.
Ergun Hoca’nın ‘Sol Açık’ kitabı size, bir öğretmenin gözünden Türkiye ve Antalya sosyolojisini aktaracak.
Benim mutlu olduğun ise; Binbaşı Süleyman’ın ‘Memleketim Trabzon, mahallem Tekfuraçayır’ kitabının yanına Ergun Hoca’nın ‘Sol Açık’ı eklendi. Aralarında yaklaşık 150 yıla yakın bir zaman olsa bile…
Okurun bol olsun Hocam.
Yaşamada, yaşatmada ve aktarmada kararlıyız Hocam!