Antalya
08.11.2022
A

Cumhuriyet devrimleri aslında birbirlerinin devamı ve tümleyicileridir. Çağdaş uygarlığı hedef edinen bir toplumun gereksinimlerinden doğmuştur. Devrimlerin birini diğerinden ayırmak yerine hepsini bütün olarak değerlendirmek ve toplumun çağdaşlaşması açısından üstlendikleri görevleri iyi anlamak, irdelemek ve özümsemek, benimsemek gerekir. Örneğin, İzmir İktisat Kongresinde Hasan Ali Yücel’in söz isteyip iki başlı eğitime yönelik sorusu bir yandan medrese eğitimi devam ederken diğer yandan batı tarzı okulun sürdürülmesi konusunda neler düşündüğünü Mustafa Kemal’e sorması üzerine tez elden eğitim-öğretim alanında bir devrim yapılması gereği hissedilmiştir.

Yüzyıllarca Osmanlı toplumunda alışılagelmiş medrese eğitiminin “iptidai, rüştiye, idadi” başlıklı eğitimi şimdiki  dille ilk, orta, lise türünde okulların oluşumunun, batılılaşma özlemi duyan toplumun gereksinimlerine yanıt vermekten uzak olduğu görülmüş ve konu Büyük Millet Meclisinde görüşülerek eğitim ve öğretim işlerinin tümü, her yaşta ve her düzeyde verilen eğitim Milli Eğitim Bakanlığı'nın yetki ve sorumluluğuna verilmiş, 3 Mart 1924 tarihinde “Tevhid-i Tedrisat” (Öğretim Birliği Yasası) çıkartılarak eğitim tek elden yönetilir kılınmıştır. Sübyan okulları, mahalle mektepleri ve medreselerin topu birden kapatılmış, sonlandırılmıştır. 

Çıkan yasanın gerekçesi, “Bir ulusun bireyleri ancak tek bir eğitim, ortak bir eğitim alabilir. İki türlü eğitim, bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu durum ise, duygu, düşünce ve dayanışma birliği amaçlarıyla bağdaşır bir durum değildir, birleştirilmesi gerekir ” denmiş ve gereği yapılmıştır. 

Yurdun değişik yerlerinde kümelenen irili ufaklı medreseler, öğrencilere sadece ezbere dayalı dini eğitim veren kurumlardı. Bu arada Batı sanayi devrimine geçmiş, pozitif bilimlerde hızlı adımlar atmaya başlamıştı. Bir yanda Osmanlıda Harp okulları, siyasal bilgiler ve Tıp fakültesi kurulmuş, göreceli olarak çağdaş ve bilimsel eğitim verilmeye başlanmış, diğer yandan medreseler geleneksel eğitimle varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Bu da doğal olarak eğitimde ikilik doğurmuştur. Bilime sıcak bakanlar olduğu gibi tam tersine hor gören dışlayanların olduğu, ikili bir anlayış ortaya çıktı.  Bu önlenmesi gereken bir durumdu.

Kısacası bu ikilik 3 Mart 1924 tarihinde çıkan Öğretim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat Yasası) ile ülke genelindeki okulların tümü ne ad altında olursa olsun Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmış, cumhuriyet okullarına dönüşmüşlerdir.

Bunda amaç, dogmalarla hurafelerle doldurulan beyinlerin “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” insanlar, özgür düşünceli ve çağdaş yurttaşlar olmaları amaçlanmıştır. Bu ise ancak eğitimde ortak bir yol izlenmesi ile mümkün olabilmiştir. Bu arada ülkemizde bulunan azınlık okulları ve yabancı okullar da, bakanlığın denetimi altına alınmışlardır. Gizli ya da açık biçimde toplumun altını oymaları önlenmiştir.

Çıkan yasa ile İlk ve orta ve lise öğretimi belli kurallara bağlandı, Üniversite reformu ile yüksek öğretimde de yenilikler yapıldı. Eğitimi öğretimi birleştirmek yetmezdi, yenilikler devam etmeli, çoğu cahil olan toplum bir an evvel okuma yazma öğrenmeli, okullaşma oranı artırılmalı, okuma yazma kolay öğrenilir hale getirilmeliydi, bunun önünde en büyük engel Arap abecesinin okumayı yazmayı zorlaştırması ve Türk diline uygun olmamasıydı.

1 Kasım 1928 tarihinde harf devrimi yapılarak öğrenilmesi oldukça zor alan ve zaman alan Arap abecesinden vazgeçilerek, Türkçe sesleri dile getirmede yetersiz kaldığı da hesaba katılarak dilimize daha uygun olan ve okumayı yazmayı daha kolay kılan Latin abecesine geçilmiştir.

Gericilerin “Bir günde okuma yazma oranı sıfırlandı” diye yersiz savunmaları haksızdı zaten toplumun çoğu cahildi ve okuma-yazma oranı nerdeyse sıfıra yakındı. Latin abecesinin kullanılmaya başlamasıyla okuma yazma oranı hızla arttı. Latin abecesi Türkçe'nin yapısına çok daha uygundu.

En azından sesli harfleri bizdeki sesli harfleri karşılıyordu. (Arapçada sesli harf yoktu pek çok sözcük aynı sessiz harfleri kullanarak yazıldığı için okuma-anlama kolay olmuyor, zaman alıyordu. “Kar, kır, kor, kör, kur, kir, kür” gibi farklı anlama gelen sözcükler aynı yazılıyor, ama insan okurken zorlanıyordu. 

Bu arada Millet mektepleri açılarak başöğretmenliğini 24 Kasım'da Mustafa Kemal’e vererek çok hızlı bir atılımla yurt çapında okuna yazma seferberliği başlatılmıştır. Bu sayede insanımıza kitleler haline okuma-yazma öğretilmiştir.

Abecenin değişmesinin bir yararı da yeni yazı ile birlikte Türk dili inanç dili olarak Arapça ve yazın dili olarak Farsçanın yoğun etkisinden kurtarılmaya çalışılmış, büyük ölçüde bu da başarılmıştır. Bu durum yazı dilinde ulusal benliğe ve dil birliğine dönüşün bir göstergesi olmuştur. Dilin özleşmesi ve dilin başka dillerin boyunduruğundan kurtarılarak bağımsız olması konusunda gerçek bir ileri adım, bir devrim olmuştur. Harf devrimi çağdaşlık yolunda atılan en sağlam adımlardan biridir. 

Her konuda olduğu gibi dil konusunda da çok duyarlı olan Mustafa Kemal, Türkçeyi özleştirmek, dünyanın en varsıl dillerinden biri olan Türkçeyi yeni abece ile dünyaya tanıtmak istemiş, parasını cebinden ödeyerek 12 Temmuz 1932 tarihinde, Türk Dili Tetkik Cemiyetini kurmuştur. Türk dilini gerçek bir bilim, yazın, kültür ve sanat diline dönüştürmeye çalışan bu kurumun adı, sonradan “Türk Dil Kurumu” olmuştur.

Ulu önder Mustafa Kemal, dilin ulusal kültürün ifade aracı olduğunu biliyor, dilin de bağımsız olmasını istiyordu. Dil, ulusal birlik sağlamada tutkal görevi görüyordu. Mustafa Kemal, Türkçeyi öz benliğine kavuşturmayı önemsiyordu. Kısacası yeni Türk harflerinin kabulü ve dil devrimi, ülke çapında okuma yazma oranının kısa zamanda artmasında önemli rol oynadı. Yazı devrimi, Türk toplumu için bir gereksinimdi, dil ve yazı Arapça bilenlerin ayrıcalığı olmaktan çıkartıldı. Ulusal birliğin sağlanmasında atılan sağlam bir adım oldu. Bugün dilimiz kurallı bir dile dönüşmüşse, sözlüğümse yer alan sözcüklerin % 80 den fazlası Türkçe kök ve eklerden oluşuyorsa, birbirimizle rahatça anlaşabiliyorsak, yazılanları rahat anlayabiliyorsak bunu harf devrimine ve onu başaran Atatürk’e ve Türkçeyi ses bayrağı yaparak inatla Türkçe konuşmaya yazmaya özen gösteren yazarlarımıza borçluyuz. Sağ olsunlar. 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok