Antalya
03.10.2022
A
GÜNDEM , RÖPORTAJ
Tuncer Çetinkaya: Altın Portakal sadece bir festival değildir!
Tuncer Çetinkaya: Altın Portakal sadece bir festival değildir!

Bu yıl 59’uncusu düzenlenen Altın Portakal Film Festivali, Türkiye’nin en köklü sanatsal organizasyonlarının başında yer alıyor. İnişli çıkışlı bir serüvenin ardından ilki 1964 yılında düzenlenen festivalin kuruluş ve gelişme aşamalarını, konuyla ilgili tek kitabı kaleme alan (Altın Portakal’ın Öyküsü, AKSAV, 2013) eğitimci ve sinema yazarı Tuncer Çetinkaya’yla konuştuk.

RÖPORTAJ: Fikret GÜLCÜ

Altın Portakal nasıl doğdu?

Resmî tarihler 1964 yılına işaret etse de, Antalya’da sanatsal şenliklerin doğumuna ilişkin birkaç dönüm noktasından söz edilebilir. Bunlardan ilki, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 9 Mart 1930 tarihinde Belkıs harabelerine yaptığı ziyarete ilişkindir. Bu tarihte, dönemin müze müdürü Süleyman Fikri Erten ile Aspendos’u gezen Paşa, antik şehrin bakımsız oluşuna dikkat çekip, bölgenin yöre insanı için cazibe merkezi haline dönüştürülmesi doğrultusunda işaret fişeğini yakar, “Bu tiyatroyu restore ediniz, kapısına kilit vurmayınız” der. Gerçekten de Antalya’nın 40’lı yıllarına bakıldığında, yağlı güreş müsabakalarıyla başlayan ilk organizasyonlar, 50’lerin ilk çeyreğinde, biraz da tesadüf sonucu farklı bir çehreye bürünecektir. Bugün tarihçilerin de ısrarla altını çizdiği üzere Aspendos, uzun yıllar boyunca bölgenin kültür merkezlerinin başında yer almıştır.

Aspendos’u merkezine alan ilk sanatsal faaliyetler nelerdir?

 

Bu noktada Antalya’nın sivil kent tarihçisi unvanını sonuna dek hak eden Hüseyin Çimrin’in anlatımlarını hatırlamak önemlidir: Antalya, o yıllarda kenti karadan diğer illere bağlayan 120 kilometrelik şose Burdur yoluna sahiptir; şehirde içme suyu olarak sarnıçlarda toplanan yağmur suları ile yüzde 2,7 kireçli olan iskele suyu kullanılmaktadır. Özel idareye ait 90 yataklı memleket hastanesi, 8 hekim, 3 eczane ve 4 de hamama sahiptir! Memleket insanının ve kentin ileri gelenlerinin tek arzusu, türlü olanaksızlıklara karşın bir dünya cenneti olduğunu bildikleri şehirlerini ülke insanına tanıtmak ve turizm hamlesini başlatmaktır. Bu doğrultuda ilk adım, 1949’da Antalya Tanıtma ve Turizm Derneği kurularak atılır. Çeşitli toplantıların ardından tanıtım broşürleri hazırlayan, sonradan Antalya Milletvekili de olacak Burhaneddin Onat ve dernek başkanı Osman Batur, birkaç yıl sonra hedefleri doğrultusunda büyük bir fırsat yakalarlar.

Nedir o fırsat? Bir sinema etkinliği mi?

Antalya’nın ilk sanatsal deneyimi sinemayı değil tiyatroyu içine alır. 1953 yılında kente turistik bir gezi düzenleyen Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü öğrencisi bir grup genç, rotalarını Aspendos’a çevirdiklerinde, antik şehrin görkemli manzarası karşısında hayranlıklarını gizleyemez ve hocalarının da yardımıyla burada, Shakespeare’in “Romeo ve Juliet”ini sahnelemek isterler. Dönemin Antalya Valisi İhsan Sabri Çağlayangil’in bu girişimi coşkuyla kabul etmesi, bizleri ikinci organizasyona ulaştırır. Takvimler 27 Mayıs 1953’ü gösterdiğinde, Antalya Valiliği ve Antalya Belediyesi bütün araçlarını halkı taşımak için Turizm Derneği’nin emrine verir. Merkezin dışında, Manavgat’tan, Serik ve Alanya’dan, Korkuteli’ ve Elmalı’dan binlerce Antalyalının katılımıyla sahnelenen oyun, bizleri Belkıs Tiyatro ve Müzik Festivali’ne ulaştırır.

Böylelikle film festivaline doğru geliyoruz...

Evet. 50’lerdeki birkaç deneme, kenti festival düzenleme konusunda önemli bir noktaya ulaştırmıştır. Etkinliklerin sinemayla buluşmasında ise iki temel etmen karşımıza çıkar. Öncelikle sinema, 60’lı yılların en kitlesel sanat formudur. Yeşilçam’ın sektörleşmesi ve Anadolu’da pek çok sinema salonunun açılması, bu sanatın halk tarafından hızla benimsenmesi sonucunu doğurur. Üstelik, 1947 yılında Yerli Film Yapanlar Cemiyeti tarafından düzenlenen ve tekrarı gelmeyen bir film müsabakası dışında ülkede bir sinema festivali deneyimi de yoktur.

Antalya’nın Altın Portakal’ı organize etmesindeki diğer önemli faktör de o yıllarda film sektöründe çalışmalar yürüten Behlül Dal’ın varlığıdır. Babası Mustafa Fuat Bey’in 30’larda kentte ağır ceza hâkimliği yapması, Dal’ı Antalya’yla bütünleştirmiştir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrenimini yarıda bırakan Dal, 40’larda Antalya Halkevi Bölge Yönetmenliği yapar. 11 Nisan 1957 tarihinde ise “film ithali, işletmesi, yerli film çekilmesi ve çektirilmesi, film ihracı, yerli ve yabancı film işletmesi ve komisyonculuğu ve bilumum film işleri yapmak” amacıyla, İsmet Paşa Caddesi 73 no’lu dükkânda, Antiş Film’in temellerini atar. O dönemde, “İnsanlık İçin” (“Kuduz”) ve “Kıbrıs Şehitleri” filmlerine de imza atan şirketi festival düşüncesiyle buluşturan gelişmelerin başında, Behlül Dal’ın çocukluk arkadaşı olan ve o yıllarda Demokrat Parti’den Belediye Başkanı seçilen Ömer Eken’in varlığı gelmektedir. Eken’den büyük destek alan Dal, merkezi İstanbul’da bulunan Film Prodüktörleri Derneği’yle ilişkiye geçer ve festivalin şartnamesini hazırlamaya koyulur. Ancak başlangıç için olabilecek en talihsiz tarihi seçmiştir: 27 Mayıs 1960!

İlginç bir noktaya temas ediyorsunuz. Bu durumda ilk Altın Portakal Film Festivali’nin başlangıç tarihi 27 Mayıs 1960, yani askeri ihtilalin yapıldığı güne denk düşüyor.

Kesinlikle öyle. Sinema tarihçisi Ali Can Sekmeç’in yıllar sonra Behlül Dal’ın özel arşivine ulaşarak ortaya koyduğu belgeler, ilk festivalin 27-29 Mayıs 1960 tarihinde yapılmasının planlandığını gösteriyor. Bir başka deyişle ertesi gün festival yapmak üzere uykuya dalan Ömer Eken, sabahın ilk ışıklarıyla karşısında ihtilalci subayları buluyor ve tutuklanıyor.

Gerçekleşemeyen festivalin içeriği hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Elimizde, 27 Mayıs’ın duvarına çarparak tuzla buz olan ilk festivalin programına ilişkin tüm ayrıntılar mevcut. Behlül Dal ve yerel yöneticiler yola Münih Festival ve Karnavalı, Nice ve Cannes şenliklerinin organizasyon şemasını inceleyerek başlamışlar. Şehirdeki bütün oteller bu iş için harekete geçirilmiş, rehberler belirlenmiş ve ayrıntılı bir etkinlik şeması yapılmış. Belgelerde, festival için Antalya’ya gelecek yerli turistler için yatak, yorgan ve karyola kiralanmasından İskele’deki balık pazarından yiyecek teminine kadar yapılacak görevler ayrıntılarıyla yer alıyor. Müzik için Isparta ve Antalya bandoları ve Elmalı mehter takımı belirlenmiş; sonradan “kortej” adını alacak olan, o yıllardaki ismiyle “festival kervanı” planlanmış, Karaalioğlu Parkı’ndaki birinci miradorda garden parti yapılacağı duyurulmuş. Planlaması yapılan etkinlikler arasında güzellik müsabakası ve havai fişek gösterileri de var.

Bütün bunlar, ilk festivalin dört yıllık bir rötarla gerçekleşmesi anlamına geliyor.

Aradaki üç yılı boşa geçirmek istemeyen Antalyalılar, bu yıllarda da “Antalya Fuarı” adı altında bir dizi etkinliğe imza atmışlar. Cumhuriyet meydanında başlayan kortejin eski belediye binasında son bulması, gelecek yılların Altın Portakal’ına da model oluşturmuş. Esnaf loncalarının tebdil-i kıyafetle yürüyüşleri, sonradan Güzel Sanatlar Galerisi müdürlüğü de yapacak olan Resim Öğretmeni Esen Emekcil’in dekorlarını hazırladığı, Sanat Okulu (bugünün Konyaaltı Endüstri Meslek Lisesi) öğrencileri tarafından canlandırılan eski Antalya uygarlıkları sunumu, Aspendos’taki konserler, sonraki yıllarda da tekrarlanacak festival ritüelleri arasında yer alıyor.

1964 yılına geldiğimizde bizleri neler bekliyor?

Bundan önce, film festivali düşüncesinin yeniden masaya yatırılmasında önemli bir ismin daha adını anmak gerekiyor: Bir yıl önce göreve gelen ve belediye başkanlığı görevini tam on yıl boyunca sürdürecek olan Dr. Avni Tolunay. Behlül Dal’ın, tıpkı Ömer Eken gibi çocukluktan arkadaşı olan yeni başkan, yarım kalan projeyi canlandırmak ve kentin simasını değiştirmek için elinden geleni yapıyor. Dal’ın belediye encümeni karşısına çıkmasını sağlayan Tolunay, yönetmenin İstanbul’daki film yapımcılarıyla buluşmasına da önayak oluyor ve bu doğrultuda yerel yönetimin maddi olanaklarını Dal’ın hizmetine sunuyor.

Bu noktada Altın Portakal isminden ve festivalin simgesi Venüs heykelinin nasıl doğduğundan bahsedebilir miyiz?

Dal’ın sonradan anlatımlarına göre festivalin adı, 1964 yılının Nisan ayında kendisi tarafından belirlenmiş. Şöyle anlatıyor yönetmen: “Otobüsüm Afyon-İzmir yol kavşağında, eski bir kır kahvesinde mola verdiği zaman elime kâğıt-kalem alıp düşünmeye başladım ve nihayet aradığım ismi buldum: Altın Portakal! Antalya’nın simgesi olan ve her yanı portakal bahçeleriyle süslenmiş bir kent için en güzel simge budur işte! Evet, şenliğin adı Altın Portakal Film Festivali olmalıydı. Fakat sonrası isim bulmak kadar kolay olmayacaktı. Başarı armağanı ne olmalıydı. Elimde kalem, not tuttuğum kâğıdın kenarına şekiller çizmeye başladım. Fakat olmuyordu. Bir film şenliği ödülünün özgün olması gerekiyordu. Tıpkı Oscar ödülü gibi... Festivalin adı Altın Portakal olunca armağanı da bu isimle anılacaktı ister istemez. Fakat nasıl olmalıydı bu armağan. Sonunda onu da buldum. Otobüs Antalya'ya yaklaşırken film armağanının şekli de kafamda oluşmuştu. Hemen notlar aldım. Armağan, güzelliğin simgesi bir Venüs heykeli olmalıydı. Sağ elinde bir portakal olmalıydı. Bu Antalya'yı sembolize edecekti. Giysisinin etekleri dalgalı olmalıydı ki bu da Akdeniz'in dalgalarını yansıtmalıydı”.

Festivalin ödül heykeli İstanbul’da Bedii Cemal Aktulga tarafından tasarlanacak, yıllar içinde değişime uğrasa da geniş kesimler tarafından kabul görecektir.

---------

1964 yılındaki ilk festivali ve ödüle değer bulunan filmleri hatırlayabilir miyiz?

1964 yılının Eylül ayında, İstanbul Polis Görevlileri Derneği Salonu’nda toplanan 6 kişilik Ön Jüri,  yarışmaya başvuran 23 filmi 4 günde izleyip ilk yarışmacı filmleri belirlerler. Bu yapımlar; “Gurbet Kuşları” (Halit Refiğ), “Acı Hayat” (Metin Erksan), “Yarın Bizimdir” (Atıf Yılmaz), “Ağaçlar Ayakta Ölür” (Memduh Ün), “Kızgın Delikanlı” (Ertem Göreç), “Ayrılan Yollar”dır (Ertem Göreç). Dr. Avni Tolunay ve eşinin de hazır bulunduğu 1–10 Ekim 1964 tarihleri arasında düzenlenen festivalin Filmcilik Dalı’na katılan jüri üyeleri ise şu isimlerden oluşur: Dr. Avni Tolunay, Bn. Tolunay, Dr. Burhanettin Onat, Prof. İsmail Hakkı Onay, Hadi Yaman, Selahattin Burçkin, Mustafa Yücel, Faruk Kenç. Yalnızca 6 filmin yer aldığı yarışmadan En İyi Film Ödülü’yle dönen “Gurbet Kuşları”, Kahramanmaraş'tan İstanbul'a göç eden bir ailenin büyük kentte tutunma mücadelesini konu alırken, çok önemli bir toplumsal soruna parmak basmış, iç göç olgusunu mercek altına almıştır. İlk şenliğin diğer kazananları şunlardır: En İyi Yönetmen: Halit Refiğ (Gurbet Kuşları), En İyi Görüntü Yönetmeni: Ali Uğur (Acı Hayat), En İyi Kadın Oyuncu: Türkan Şoray (Acı Hayat), En İyi Erkek Oyuncu: İzzet Günay (Ağaçlar Ayakta Ölür), En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Yıldız Kenter (Ağaçlar Ayakta Ölür), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Ulvi Uraz (Yarın Bizimdir).

İlk yıllardan bugüne düşünecek olursak Antalya seyircisi karşısında, eksiği ve fazlasıyla nasıl bir Altın Portakal buldu, onu nasıl sahiplendi?

Kurulduğu günden bu yana, Kültür Bakanlığı’ndan aldığı destekler bir yana, Altın Portakal bir yerel yönetim festivali olmuştur. Bu yüzden de organizasyonun içinde yapılan dönemlendirmeler, festivalin onur başkanı da olan belediye başkanlarının ismiyle anılır. Göreve yeni gelen her başkan, gönüllü ya da istemeyerek kendisini Altın Portakal organizasyonunun merkezinde bulur. Avni Tolunay döneminin (1964-1972) festivallerinin sinema ayağını, başkanlığını Turgut Demirağ’ın, genel sekreterliğini ise Ümit Utku’nun yapmış olduğu Prodüktörler Cemiyeti yönetmiştir. Bu, ikili bir sonucu da beraberinde getirir. 60’ların ortasında Türk sineması kendine özgü bir anlatım modelini oturtmaya başlamış, yerli ve uluslararası sanat çevrelerinin dikkatini çekmeye başlamıştır. Lütfi Akad, Metin Erksan, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz, Ertem Göreç gibi yönetmenler, ülke insanının sorunlarını beyazperdeye taşıyan özgün bir sinema dilini oluşturmaya çabalarken, Cemiyet, temel derdi gişe geliri elde etmek olan yapımcıların temsil olunduğu bir kuruluştur. Bu yüzden de Portakal’ın ilk dönemi, Yeşilçam organizatörleri ile duyarlı yönetmenlerin hesaplaşma alanına dönüşür. Kazanan ya da hakkı yenen filmler, olaylı ödül törenleri, dönemin politik rüzgârından nasibini alıp protesto edilen, hatta gösterimi engellenen yapımlar, Tolunay döneminde sıklıkla karşımıza çıkan manzaralardır. Yerel yöneticiler ve Antalya insanı ise bütün bu ayak oyunlarından ve tartışmalardan çoğunlukla bihaber olarak sinema sanatçılarını bağrına basar, filmleri coşkuyla selamlar ve kenti ülkenin en önemli sinema şenliği merkezine dönüştürürler. İlk yılların festivallerini, Antalya’yı iç ve dış turizmin cazibe merkezi kılma çabasıyla geçiren Tolunay ve ekibi, sinemasal bakımdan sınıfta kalsalar da, özellikle dönemin magazin basınının da etkisiyle, kenti “İkinci Cannes” olarak takdim etmeyi başarırlar. Bu durum, Portakal’ın ikinci dönemine tekabül eden Selahattin Tonguç yıllarında değişecek ve Antalya, sinema başta olmak üzere, plastik sanatlar, edebiyat ve müziğin de merkez üslerinden biri haline gelecektir. Bu, sonraki dönemde görev alacak olan tüm başkanlar için (Yener Ulusoy, Hasan Subaşı, Bekir Kumbul, Menderes Türel, Mustafa Akaydın, Muhittin Böcek) geçerlidir.

Son söz olarak...

Klasik ifadesiyle, “Altın Portakal Yalnızca Bir Festival Değildir!”. Organizasyon bakımından Antalya insanının, yöneticileriyle birlikte giriştiği özverili bir serüvendir. 27 Mayıs sonrasının kudretli komutanı ve kentin belediye başkanı Teoman Paşa, ilk festivaller için kent çapında başlatılan temizlik harekatından dolayı Antalyalılara yaptığı methiyeler halen hafızalardadır. Benzer şeyleri Aspendos’taki ilk festival serüveninde gösterilen kolektif çalışmada da görebiliriz. Bugün ülkenin turizm başkenti olarak nitelendirilen Antalya’nın bu başarıya erişmesindeki itici güçlerin başında Altın Portakal yer almaktadır.

Olgunun sinemasal yanına baktığımızda, Türkiye’deki hiçbir sanat organizasyonunun bu kadar uzun sürmediğini görürüz. Bu noktada da kent insanının sinemayı bağrına basması ve bu sanatın en prestijli ödüllerine ev sahipliği yapma konusunda tereddüt etmediği gerçeğiyle karşılaşırız. Bu bakımdan Altın Portakal’ın, yalnızca sinemayla ilgili olmadığını ve bir kentin kendisini var etme ve dünyaya tanıtma çabasını içerdiğini vurgulayabiliriz.

(*) Tuncer ÇETİNKAYA: İlk ve ortaöğrenimini memleketi Antalya'da tamamlamış, Gazi ve Süleyman Demirel Üniversitelerinde Resim eğitimi almıştır. İlk denemeleri Kırkmerdiven, Şehir Işıkları, Kent ve Sanat gibi dergilerde yayınlanmış, 2000'lerin başında illüstrasyonlarından oluşan “Sanalçağa Eskizler” adlı bir dizi kişisel sergiye imza atmıştır. 2007 yılında, 12 yıl ve 48 sayı yayınlanarak Antalya kültür tarihinin en uzun süreli ve kesintisiz yayınlanan dergisi Modern Zamanlar’ı kurmuş ve yönetmiştir. Sinema yazıları çeşitli gazete, dergi ve bloglarda yayımlanan yazarın kaleme aldığı eserler arasında, “Komedinin Öyküsü”, “Yedinci Sanat'ın Şövalyesi: Rekin Teksoy”, “Altın Portakal’ın Öyküsü”, “Popüler Sinema’nın Mitolojisi” ve “Modern Zamanlar’ın Türk Sineması Yazıları” bulunmaktadır. Çeşitli akademik ve sanatsal kurumlar için “Film Analizi ve Eleştirisi” ile “Türk / Dünya Sinema Tarihi” dersleri veren ÇETİNKAYA, Antalya Ticaret ve Sanayi Odası Güzel Sanatlar Lisesi’nde Resim / Sanat Tarihi öğretmeni olarak görev yapmaktadır.

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok
YAZAR: