Antalya
23.09.2022
A

Sinema, 1895 yılındaki ilk gösteriminden hemen sonra, kendisinden önceki hiçbir form ile kıyaslanamayacak büyüklükte bir sanatsal dışavurum aracı olduğunu kanıtlamıştı. Öncelikle ucuzdu; toplumun başta alt kesimleri olmak üzere tüm kesimlerini kucaklayıcıydı. Tutumu halktan yana olsa da, biçimsel özelliklerinden dolayı araya mesafe koyması kaçınılmaz olan müzikten ya da tiyatrodan farklıydı. Daha ilk günden halkın bağrına bastığı tiplemeler, bu sanatın yaygınlaşmasını çabuklaştırdılar.

 

Sinema Hayattır!

Geniş yığınların hızla benimsediği yedinci sanat, yaratıcıları bakımından muazzam bir ticari başarıydı da. Konser, sergi ya da teatral etkinlikler gibi, o anda, gösterimin yapıldığı salonu dolduran izleyicilerle sınırlı değildi. Dünyanın çok farklı coğrafyalarında aynı anda yüz binlerce insana ulaşabilir, ortaya çıkan muazzam “sürüm”, büyük paralarla ifade edilebilirdi. Üstelik 50’lerin ortasına kadar büyük sinema şirketleri aynı zamanda salonların da sahibiydiler ve ulaştıkları ekonomik güç, korkutucu boyutlara ulaşmıştı.

Bu başarı öyküsü, kısa sürede kendi yıldızlarını yarattı. Artık modayı onlar belirliyor; sözgelimi gömleğinin içine atlet giymeyen Clark Gable, düşen satışların sorumlusu olabiliyordu. Çözüm basitti: Büyük bir reklam kampanyasının sonunda, sonraki filmde durum tersine döndürülebilirdi! Bu böyle sürüp gitti: Bogart’ın trençkotu, Garbo’nun şapkası, Brando’nun deri ceketi, Rita’nın iç gıcıklayıcı gece elbisesi…

 

Sancıdan Doğuma ve İlerlemeye

ABD, Almanya, Fransa gibi ülkelerde hızla sektörleşen, Sovyetler Birliği’nde devlet merkezinde büyüyen sinemanın ülkemizdeki gelişimi sancılıydı. Bugün ilk filmimiz olduğu iddia edilen “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” kayıptır; dahası böyle bir filmin var olup olmadığı da tartışmalıdır. İlk önemli yönetmenimiz sayılan Muhsin Ertuğrul’un filmlerinin büyük çoğunluğu günümüze ulaşamamıştır.

Hepsi bir yana, 50’lerle birlikte sinemamızın sanat olma süreci hız kazanmış, Geçiş Dönemi yönetmenlerinin üretimlerinden Yeşilçam’a ve günümüze dek süren inişli çıkışlı bir serüvenin sonunda sinema halkın en çok rağbet ettiği sanat alanlarından biri olmayı başarmıştır. 

 

Festivaller, Sinema Şölenleri

Sinemanın yaygınlaşması, tüketime dönük kitlesel örneklerin dışında bir sanat formu olarak da kabul görmesi, film festivallerinin önünün açılmasına neden olmuştur. Türkiye’de festival olgusunun başkenti -60’ların başlangıcında, içerdiği yoğun tartışmalardan dolayı devamı gelmeyen ilk örneğin dışında- Antalya’dır. Temelleri 50’li yılların ikinci yarısında atılan, 27 Mayıs 1960’ta yol kazasına uğrayan Altın Portakal, muhtemelen ülkenin en önemli sinemasal değerlerindendir. Bu festivalin her dönemi bünyesinde olayları ve tartışmaları barındırsa da, aslolan sinemamıza 59 yıl boyunca yaptığı büyük katkı ve Antalya insanının onu yaşatmak için gösterdiği çabadır.

 

Festival’in Hal-i Pür Melali

Evet, bu festivali yaşatma çabası hiç de kolay olmamıştır. İlk yıllarda Yeşilçam’ın anlı şanlı prodüktörlerinin kavga meydanı olan, 70’lerde politik rüzgârlardan, sansür ve darbeden ufak tefek sıyrıklarla kurtulan Portakal’ın bugün geldiği nokta pek de iç açıcı değildir. Daha beş-altı yıl önce, onu var eden Ulusal Yarışma’yı tedavülden kaldıran yönetici ve (bugün Adana Altın Koza Film Festivali’ne transfer edilen!) organizatörlere tanık olmuşken, son dönemin yarışmalarında garip ve keyfi uygulamalar kan kaybını devam ettirmektedir.

Bir festivalin bağımsız olması, onu objektif kılan en temel özelliktir. Bugünün Altın Portakal’ında, bu durumun en somut yansıması olan Ön Jüri, organizatöre göbekten bağlıdır! Bir yıl öncenin jüri başkanı bugünün yarışmacısı olup temel bir etik kuralı çiğnemekte, neredeyse kimsenin izleme şansı bulamadığı filmiyle önceki yıllarda birinci olan sinemacı, jüriye transfer edilebilmektedir. Halkaya, bir gecede değiştirilen yönetmelikler de eklendiğinde bütün bunların mimarı olan organizatörün ve onu bu konumla ödüllendiren yerel yöneticilerin sanatsal kriterlerle bağının kalmadığı görülecektir.

Devam edeceğiz…

Paylaş
ETİKETLER:
Yok