Antalya
15.07.2022
A

İnsanlık tarihinde dokumacılığın öncüleri “ağ örgüsü tekniği” ile “ilmek tekniği” olmuştur. Kaynakların hemen hepsinde “dokuma sanatı” ifadesi kullanılsa da biz “dokumacılık” kavramını kullandık. Çünkü dokumacılık, toplum yaşamında günlük ihtiyaçların bir gereği oluşmuş bir tekniktir. Tıpkı çömlekçiliğin salt günlük ihtiyaçlar sebebiyle oluşması gibi. Bugün müzelerde sergilenen toprak kaplar ve üzerlerindeki desenler sanat olsun diye yapılmamıştır.

Sanatın oluşması, kurallarının belirlenmesi ancak kent kültürüyle ilintilidir. Kırsalda yakılan türkü, söylenen mâni, oynanan oyun da sanat olsun diye üretilmemiş, insanların kendilerinin ifade biçimidir sadece.

Ağ örgüsü tekniği…

Ağ örgüsü tekniğinde iplik, tığ görevi yapan bir gereç yardımıyla örülmektedir. Meyve toplayıcılığı ve avcılık döneminde hayvan kemiklerinin yardımıyla örülen ağlar yeryüzünü Pasifiklerden Güney ve Kuzey Amerika’ya, Afrika ve Asya’dan Uzak Doğu’ya ve Avustralya’ya uzanacak biçimde sarmışlardır. Aynı teknikle sepet, torba ve çantalar örülmüştür.

Ağ örgü tekniğinin meyve toplayıcılığı ve avcılık dönemini yaşayan deniz, göl ve ırmak kıyılarındaki toplumların avcılık ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturulduğunu rahatlıkla söylememiz mümkündür.

Dokumacılığın oluşması zaman içinde giyimden başlayarak insanların gündelik ihtiyaçlarını karşılamıştır. Bunların arasında yaşamın geçtiği mekânların zemininin soğuktan korunması amacıyla yer yaygıları olduğu gibi göçer/Yörüklerin kıl keçe çadırları da vardır.

İster düz dokuma ister düğümlü halılar olsun bunların hepsi dikey tezgâhlarda dokunmuşlardır. Dikey tezgâhlara ait tasvirleri antik kaynaklarda görmekteyiz. Bunların en ünlüsü şüphesiz Homeros’un Odysseus destanında öldü sanılan Odysseus’un Truva’dan dönmesini sabırsızlıkla bekleyen eşi Penelope’nin önünde oturup, akşama dek dokuduğu, sabaha dek çözdüğü dikey tezgâhtır.  

Yatay tezgâhlar ise mekân ve tezgâh ayağının kısıtlı ölçülerine bağlı kalmaksızın çok uzun dokumalara olanak verecek şekilde açık havada bir zemine raptedilme avantajını taşırlar.

Dokumacılıkta başlangıçta kullanılan malzemeler doğada hazır bulunan saz ve bitki liflerinde M.Ö. 800’lerde Yakın Doğu’da hayvanların evcilleştirilmesiyle en baş sırayı yüz almıştır. Koyun ve keçi…

Anadolu’da Gordion’da bulunan ve M.Ö. 700 yıllarına ait geometrik desenli yün ve keten parçaları ile M.Ö. 5-1 yüzyıllara ait malzeme veren Sovyetler Birliği, Altay dağlarındaki Pazırık Vadisi kazılarında (1929-1949) 1947 yılında bulunan ve 2 no’lu kurgandan çıkan düz dokuma kilimler özelikle önem ve değer taşımaktadır. Yünden ve ilikli dokuma tekniğinde dokunmuş olan bu kilim parçaları, şeritler hâlinde olup bunların giysileri süslediği anlaşılmaktadır. Önemli bir buluntu merkezi olan Doğu Türkistan, Lou-lan’da ele geçirilen dokuma parçaları ise M.Ö. 2. yüzyıla aittir.

İnsanlık tarihinde kültürlerin gelişmesinde en önemli adımların atıldığı bir coğrafya olan Anadolu’da antik çağda da düz dokumaların kullanıldığını daha önce değinmiştik. Arkeolojik kazılarda elde edilen iğ, ağırşak ve kirmanlar ile tezgâhlarda kullanılan ağırlıklar, Anadolu’da M.Ö. 6.000 yıllarından beri dokumanın bilindiği anlaşılmaktadır.

 

Tokat’ta bulunan Tunç Çağına ait kirman, Alacahöyük’te bulunan ve M.Ö. 3000-2000 yıllarına tarihlenen kirman, Gordion’da Frigyalılara ait M.Ö. VII. yüzyıla ait sumak tipinde dokuma parçaları, M.S. IV-VII. yüzyıllara ait Hıristiyan ve Kopt sanatında yer alan desenli dokumalar, yine Selçuklular döneminde Anadolu’da kurulmuş olan Bacıyan-ı Rum teşkilâtına mensup çalışanların dokumacılıkla uğraşarak, halı ve kilim dokuma sanatını köylere kadar yaydıkları yazılı kaynaklarda belirtilmektedir. Beylikler döneminde Anadolu’ya gelen seyyah İbn-i Batuta Aksaray çevresinde dokunan halı ve kilimlerden söz etmektedir.

 

Atkı yüzlü dokumaların daha çok doğuda Türkiye, İran, Türkistan, Kafkasya’da dokunan ilikli kilim ve değişik türleri, hemen hemen dünyada ‘kilim’ olarak adlandırılmaktadır. Lydia Rasonyi’nin yaptığı araştırmada, ‘kilim’in Türkçe kökenli bir kelime olduğunu belirterek bir Türk dokuma geleneğidir, der. ‘Kilim’ kelimesi Türkçede 13. yüzyıldan bu yana kullanılmaktadır. Bu kelime yabancı dillere de girmiştir. Ancak Farsçada daha erken kaynaklarda “Gilim-gelim” kelimesi olduğu için de etimolojisi hakkında kesin bir ifade kullanmak zorlaşmaktadır. 

 

Yaptığımız araştırmada “kilim” kelimesi için şu bilgilere ulaştık.

Farsça gilīm گليم "her çeşit yaygı, battaniye, yatak örtüsü" sözcüğünden alıntıdır. Farsça sözcük Aramice/Süryanice aynı anlama gelen galīmā גלימא sözcüğü ile eş kökenlidir. Bu sözcük Eski Yunanca kálymma κάλυμμα "örtü" sözcüğünden alıntıdır. Yunanca sözcük Eski Yunanca kalýptō καλύπτō "örtmek" fiilinden +ma sonekiyle türetilmiştir.

Bu bilgilerin ışığında Türklerin İran’la olan ilişkilerini dikkate alırsak Farsça kökenli bir sözcüğün Türkçeye geçişini izah edebiliriz diye düşünüyorum.

Gelelim diğer dillere. Ukraynacada ‘kylym’, Polonya dilinde, Bulgarca ve Sırpçada ‘kilim’, Romencede ise ‘chilim’ olarak kullanılmaktadır. Ebu Hayyan (1256-?) sözlüğü olan Kitab-el İdrak’ta da görüldüğü gibi Türkiye Türkçesi dışında, Kıpçakçada da aynı kelime bulunmaktadır.

Türklerin Anadolu’ya son ve yoğun gelişi olan 1071 tarihinden sonra kilim ve dokumacılık eski döneme göre önem ve değerini arttıracaktır. Çünkü Yörük kültürünün en önemli yaşam araçlarından biri kıl keçe çadırlar ve kilimlerdir.

Bir ihtiyacı karşılamanın ötesinde bu dokuma ürünleri, her boyun kendi damgalarını hayvanlarına vurmaları gibi kilimler de taşıdıkları damga desenleriyle aidiyet işareti sayılırlar. Her boy ve oymağı diğerlerinden ayırmaya yarayan bir renk ve motif sembolizmi ile yüklüdürler.

Yörüklerin, ya da geniş anlamıyla göçebe toplulukların yaşaması, büyük oranda koyun yetiştiriciliğine dayandığından, sürülerini otlatabilmek için çayırların verimli olduğu yaylalara mevsimsel göçler yaparlar.

 

Bu yaşam sonucu ellerinde bulunan en bol ürün olan koyun yünü ve keçi kılı olduğundan ve yaşam biçimleri de bir yere bağlı yaşamaya elverişli olmadığından, hafif ve taşınabilir, yünden yapılmış eşyalar üretmişlerdir. Yünden yapılma keçe, “topak ev” adı verilen kubbemsi çadırlar, keçi kılından dokuma dikdörtgen zeminli “kara çadırlar”, ya da “alaçık” denilen yarım silindir şeklinde çadırlar onların evleridir. Rengârenk motifli çuvallar, çamaşırlarını ve elbiselerini sakladıkları dolaplar, çeşitli dokuma tekniğindeki minder ve yastıkları, koltuk ve iskemleleridir. Yerlere çeşitli dokuma yaygılar, sofraların altına, ince cicim örtüler sererler.

Çeşitli yiyecek maddelerini, özellikle  tahıllarını desenli dokuma çuvallar içinde saklarlar. Mutfak araç ve gereçleri, bıçak, kaşık ve oklavaları bile ufak dokuma torbalar içinde korunur. Bebekleri dokuma beşikler içinde uyur, eşyaları bir yerden bir yere dokuma hurçlar içinde taşınır. Böylece bir konut için gerekli olan yaşam gereçlerinin çoğu kadınlar tarafından üretilmiş olur ve bu durumda yerleşik toplumlardaki duvar ustası, marangoz, maden ustasının bile görevlerini kadınlar yapmış olurlar.

Zaman içinde yerleşik yaşama geçenlerde de bu yaşam biçiminin büyük bir kısmı benimsenmiş, hatta yerleşik öteki grupları da etkilemiştir. İslam’da yerde yapılan namaz ibadetinin gereği olarak konutların temiz tutulması gerektiğinden evlere ayakkabısız girmek ve daha çok yerde minderler veya yere yakın sedirler üzerinde oturma geleneği değişime uğramamış, hatta daha çok bu yönde gelişmiştir. Bu da şüphesiz her türlü dokuma yaygıya gereksinimi arttırmıştır.

Orta Asya, Anadolu ve yakın çevresinde bulunan dokuma yaygı kalıntılarıyla mevcut yaygılar arasında 1000 yıldan fazla bir boşluk görülmektedir. Bu boşluğu yaygı ve kilimleri gündelik hayatın sarf malzemeleri olmasıyla açıklamamızın mümkün olduğunu düşünüyoruz. Yerleşik toplumlar ise son yıllara kadar kilim ve diğer düz dokuma yaygılarla ilgilenmemişler ve bunları halı gibi lüks eşya sayılmadığından alışveriş kayıtlarındave envanterlerde bunlardan çok az söz edilmiştir. Osmanlı Saray Tutanaklarında, bazı eyalet ve Vilayet Muhakeme Sicillerinde 17-18. yüzyıllara ait ev eşyaları arasından kilimlerden söz edildiği görülmektedir. Ancak bunların saray sanatına bağlı olarak sipariş üzerine dokutulmuş bitkisel (tapestry) kilimler mi, yoksa geleneksel kilimler mi olduğunu bilmemize olanak yoktur.                                                                                                                     

Kilimlerde değişim ve yozlaşma

Prof. Dr. Neriman Görgünay Kırzıoğlu, Eşme Kilimleri adlı kitabında (1994) şunları söylemektedir. “Öteden beri halkın kendi ihtiyacı için dokuduğu eski kilimlerde iplikler, dokuyucu tarafından evde eğirilip bükülmüş ve yine evlerde kök boya ile boyanarak hazırlanmıştır. bu kilimler rengi, yanğışı (yanış, motif, nakış, süs) ve kompozisyonu ile bölgeye has özellik göstermiştir. Bugün halkın kendi ihtiyacı için dokuduğu kilimler iplik, kalite, renk, yangış/yanış ve desen düzenlemesi bakımından, bölgeye has özelliğini tamamen kaybetmiş ve yozlaşmıştır.”

Kilimlerdeki yozlaşma ve değişimleri aldığı bilgiler ve yaptığı araştırmalara göre üç döneme ayırmaktadır. İlk dönem 1934’den önceki kilimler, Orta dönem 1935-1980 yılları arasında dokunmuş olanlar, 1981’den sonra dokunmuş olanları ise “Son Dönem” kilimler olarak ayırmaktadır.

İlk Dönem Kilimleri 1934 öncesi

“İlk Dönem Kilimlerinde çözgü ve atkı (renkli yanış ipi) tamamen yündür. İplikler, dokuyucu tarafından evlerde hazırlanmış ve kök boyalarla boyanmıştır. Bu kilimlerde hâkim olarak renk kullanılan mavi, kırmızı ve yeşilin yanı sıra diğer renklere de yer verilmiştir. Mavi, tatlı indigo mavisi; kırmızı, tatlı pastel kırmızı yeşil ise orta renkte bir yeşildir. Kilimlerdeki yeşil ve kırmızı gibi renkler, karşıt renkler olmasına rağmen, pastel renklerde kullanıldıklarından ve renk tonları uygun seçildiklerinden, birbiri ile uyum sağlamıştır. Ayrıca, bu dönem kilimleri iki şak/parça hâlinde dokunup, birbirine dikilerek kullanılmıştır. Motifler, ‘Tilifli’, diğer bir deyimle ‘Gıcılı’dır.”

Tilif/Gıcık: Sarma kontur/kenar çizgisdi anlamında kullanılmaktadır. Kilim dokumada bir motifin ipliği, komşu motifin değişik renkteki ipliği ile karşılaştığı yerden, kendi alanına dönüş yapar. Bu dönüşlerde iki çözgü arasında dikey bir delik (ilik) meydana gelir. Bu delikler, kenetleme süsü ile kapatılacağı gibi motifin kendi renginde veya zıt renkteki bir çerçeve ipliği ile arada kalan çözgülere tek tek, dikey, yatay ya da çapraz şekilde sarılarak kapatılır. Böylece dokumanın yüzeyinde, motiflerin etrafında, iğne ile işlenmiş izlenimi veren bir çerçeve meydana gelir. Bu sarma çerçevelere Eşme ve çevresinde “tilif / gıcık adı verilmektedir. Literatürde bu çerçevelere “Kontur” denilmekte ve bu tip kilimlere de Konturlu Kilim adı verilmektedir.

Orta Dönem Kilimleri (1935-1980)

“Orta Dönem Kilimlerinde çözgü ve yanı-ipi yündendir. Motifler değişmeye başlamıştır. Kök boya kullanılmakla beraber, sentetik boyaya da yer verilmiştir. Bu dönemde iki şak hâlinde yapılan kilimler, ortadan kalkmaya başlamış, tek parça olarak dokunmuştur. Motifler yine tililidir. Yün iplikler yine dokuyucu tarafından hazırlanmıştır. Fakat, sentetik boya kullanılmıştır. Birinci dönemde kullanılan indigo mavisi, bu dönemde çivit mavisine dönüşmüştür. Pastel kırmızı ve yeşil tonlarında daha canlı renk kullanılmış; renk uyumu, eski özelliğini kaybederek bozulmaya başlamıştır.

Son Dönem Kilimleri (1981 sonrası)

Son Dönem Kilimlerinde ise mavi renk, mavi-mor bir renk almış; kırmızı, ya daha canlı renkler kullanılmış ve zaman zaman al renge bürünmüş, ya da çok koyu karanlık renkler tercih edilmiştir. Yeşil ise koyu çimen yeşili ile nefti yeşile dönmüştür. Kilimlerde ya göz alıcı renkler kullanılarak, gözü yoran bir durum yaratılmış, ya da çok koyu renklerle kilim iç karatıcı bir hâle gelmiştir. İplikler boyacılara boyatılmaktadır. Boyacı hangi tonda boyarsa, onunla dokunmak zorundadır. Bu dönemde renk çeşitliliği artmış, kilimlerde orlon iplikleri kullanılmıştır. Çözgüler, pamuk ipliğinden yapılmıştır. Motiflerde de dönem dönem değişiklik görülmektedir. Bugün artık kilimlerde evde eğirilen yünler değil fabrika yünleri kullanılmaktadır.”

Ailelerin kendi ihtiyaçları için bir kapalı üretim olan kilimlerin ticaret piyasasıyla buluşması kaçınılmaz olarak değişime yol açacaktır. Piyasa arz ve talebin çakıştığı yerde fiyat teşekkül eder, anlayışıyla çalışmaktadır çünkü. Bazı ihracat firmalarının istediği ve çizip sipariş verdikleri modellere göre yapılmaktadır artık kilim üretimleri. Sadece fabrika üretimi yün değil sentetik boya ve piyasanın istekleri karşısında kilimler de geleneksel üretim tarzından ve üslubundan uzaklaşarak değişime uğramış, bir başka deyişe yozlaşmıştır. Neriman Görgünay Kırzıoğlu sadece Uşak-Eşme’de sipariş kilim dokuyan 4.000’i aşkın tezgâh olduğunu söylediğinde sene 1994’dür.

Hani derler ya “Her gördüğün sakallıyı deden sanma” diye… Her gördüğümüz kilim de kilim değil ne yazık ki… Kilim bir ilimdir çünkü…

Kaynakça:

Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Kilimler, Nazan Ölçer, Eren Yayıncılık ve Kitapçılık Ltd. Şti. İstanbul, 1998

Kilim, Cicim, Zili, Sumak Türk Düz Dokuma Yaygıları, Belkıs Balpınar Acar, Eren Yayınları, İstanbul, 1982.

Eşme Kilimleri, Prof. Dr. Neriman Görgünay Kırzıoğlu, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara, 1994.

 

 

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok