Antalya
29.06.2022
A

 

Canımız yandığında hemen sağa sola koşuyoruz telaşla, o acıyla kalamadığımızdan. Acıda kalmak korkutuyor bizi belki de acıda boğulmaktan korkuyoruzdur kim bilir… Bir ayrılık yaşadık diyelim daha gidenin, bitenin yasını tutmadan atıyoruz kendimizi sokaklara, eğlencelere, arkadaşlara ya da yeni aşkların kucağına. Sanıyoruz ki yasla ne kadar az temas edersek, ne kadar hızlı sosyalleşirsek daha az acıtır bizi. Benim tecrübelerim pek o yönde değil aslında. Hatta o acıdan kaçtıkça olur olmaz yerlerde yokladığı ve daha çok canımı yaktığı yönünde. Hayatta bize sadece sevinçlerimize ve mutluluklarımıza sahip çıkmamız gerektiğini kim öğretti?

Neden sosyal medyada hep güzel anlar var, neden yaşadığımız acı anlarla da, hüzünlerimizle de barışık değiliz?

Uzunca zamandır bunu sorguluyorum, ben sosyal medyayı kendimce aktif kullanan biriyim fakat öyle sadece güzel fotoğraflarını, mutlu anlarını paylaşanlardan değilim. Uzun uzun yazdığım yazılar, kıymetli bulduğum bilgileri ve duyguları paylaştığım aynı zamanda bazen isyanımı bazen de hüznümü paylaştığım bir platform yani özetle benim için hem anı defteri hem de insanlığımı/insanlığımızı göstermeye çalıştığım yer. Her gün başka bir duygu yoklar bizi, ben bu iyi hissedizm çağında tüm duyguların kıymetli olduğunu savunan, gözyaşlarımın da kahkahalarım kadar kıymetli olduğunu savunan bir bireyim. Gözyaşlarımızı ilan edelim demiyorum ama bazı acılarımıza, yaslarımıza, hüzünlerimize de sahip çıkalım, hayata dair olan şeyler onlarda.

Elbette ki bize enerji veren mutlu halleri daha çok severiz fakat hayat bize sürekli tatlı sürprizler sunmaz. Hatta çoğunlukla bizi zorlayan durumlardan daha çok öğrenmeler sağlarız. Bu yüzden ne zaman canım yansa bir an önce bitsin telaşından çok o acıyla bana ne oluyor diye bakıyorum artık.

 

Canımı acıtan şeyher neyse ben acıtmasına izin verdikçe, insanlığımı hatırlatıyor bana, baş edemeyişimi, hayatta kararları veren tek kişinin ben olmayışımı, bazen bir anda her şeyin değişebilirliğini ve ölümlülüğümü.

 

Bunları hatırladıkça daha sakin daha özgür ve daha kabulde hissettiğim bir alana taşınıyorum. Hep başıma bir şeyler geliyor hayıflanmalarının yerini, bu yeni durumla ne yapabilirim soruları alıyor ve durum hayatımı zenginleştiriyor. Duygular görmezden gelinip yok sayıldıkça daha büyük kaoslara sebep oluyor ruhumda ve bedenimde. Ben artık bazı şeylerin beni acıttığı gerçeğinin kabulüyle o acıyan şeye daha yakından bakarak ve bir süre sonra gitmelerine izin vererek rahatlıyorum. Ara ara yokluyorlarda komple gittikleri yok ama ne diyordu Mevlana insan kısmı misafirhane her gün yeni bir duyguyu ağırlıyoruz.

 

Acıtmasına izin vermedikçe daha da geriliyor sanki o duygular, kabına sığamadığı bir yerde daha sert bir acıyla karşılaştırabiliyor bizi. Hem kendimize hem de etrafımıza zarar veren bir patlamayla baş başa kalabiliyoruz. O yüzden sevdiğim bir arkadaşımında söylediği gibi yaslarıma da sahip çıkıyorum artık beni acıtmalarına izin vererek tıpkı neşeme sahip çıktığım gibi.

 

Çünkü bütün duygular benim için kıymetli,bana dair, benimle ilgili, her biri kendimle ilgili yolculuğumda yolumu aydınlatan fenerler.

 

Ve tüm duyguları yaşadıkça özgür hissediyorum kendimi, daha hakkını vererek yaşıyorum neşeyi de, hüznü de. Toplumun dayattığı “aman duygularını belli etme, sakın ağlama zayıf derler, çok gülme hafif derler”söylemlerinin inadına biz duygularımıza sahip çıktıkça özgürleşeceğiz. Canımızı yakan yaslarımıza da sahip çıktıkça, duygularımızın güzelliği ile buluştukça kendimizle bağımız güçlenecek. İlişkilerimiz ve iletişimimiz biz kendimizi anladıkça, duygularımızın ne anlama geldiğini keşfettikçe dönüşüme uğrayacak. Ben kendimi anlamazsam o beni nasıl anlar ki?

Dönüşüm önce kendi halimizi anlamaktan geçiyor Sevgili okur, tüm duygularımıza sahip çıkarak, kendimize baktıkça ruhumuzun güzelliğine kavuşacağız.

 

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok