Antalya
18.03.2022
A

Hayatınızdan iyiye ve güzele dair ne varsa birer birer çıkardınız. Güne coşkuyla başlamamızı sağlayan notalar, gündelik kargaşada duyulmaz oldu. İlkyaz akşamlarınıza yayılan nergis kokusunun anlamı yok artık yaşamımızda. Kış güneşinin aydınlığı, bedenimizi yeterince ısıtmadığı için anlamsız hale geldi. Dost gülücükleri, kumdan birer kaleyi andıran korunaklı yuvalara erişmiyor. Şöyle bir hatırlayın: En son ne zaman bir arkadaşınızın gözlerinin içine bakarak ona şarkı söylediniz, seyrettiğiniz bir film anlattınız? Elinize ne zaman bir şiir kitabı alıp altını çize çize okudunuz?

Geriye Kalan

Dizeleri orada öylece duran Ahmet Erhan, “kalırsa bir soru kalır benden / yanıtı var mıdır bilmem?” diye seslenmişti yıllar önce. Peki, bizden ne kalacak geriye? Gelecekte, günde yetmiş yedi kere baktığımız yükselen, dibe vuran hisse senetlerinin soğuk rakamları mı tanımlayacak bizleri? “Biz daha iyisine layığız” söyleminin eşlik ettiği yeni evler, arabalar, yazlık/kışlık saraylar mı?

Başta kendimiz olmak üzere her şeye yabancıyız artık. Yalnızca notalara, dizelere, fırça lekelerine değil; aynı zamanda tüm bunların toplamından oluşan hayata da… Ya hep susuyor ya da durmaksızın konuşuyoruz. Sessizliğimiz duyarsızlığa dönüşüyor, bitmek bilmeyen kelimelerse boşluğa dağılan anlamsız kalabalığa. Bir filmin yalnızca bir film olmadığını, seyrettiğimiz bir oyunda her birimize aslında ne çok şey söylendiğini çoktan unuttuk. Yabancılaşmayı pekiştiren ve her evi -sözde- bir sinema salonuna dönüştüren dizileri yalnız izliyoruz. Şarkıların referansı “tıklanma” oranları, tatiller sosyal medyada deklarasyon yayınlamanın sıradan bir aracı, arkadaşlıklarımız gibi… “Mağlubuz, / Durmadan kazanan bu hayat / Basit bir üçkâğıtçı sadece, bir sahtekâr” diyen Ahmet Telli’ye selam olsun! Mağlubuz hayata…

Issız Kıyılar

Bütün bu vurdumduymazlık, on binlerce yıla yayılan insanlık tarihinden sanatı çıkardığımızda elde avuçta neyin kaldığından habersiziz. Brecht’i anımsayalım: “Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı / Ama pişiren kim zafer aşını? / Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam / ama ödeyen kimler faturasını?” diyen o büyük ozanı. Uygarlığın tüm birikimini silaha ve zafere harcayan -Sezar’dan Napolyon’a, Hitler’den Franco’ya- nice isim tarihin birer yüz karası olarak orada öylece duruyorken; geriye bütün bu olup bitenleri aktaran sanatçılar kalmadı mı? Daha çok para ve mülkün istikamet verdiği bu belirsiz rotanın sonunda yeterince ıssız kıyı bulmadık mı? Kısacık yaşamımızdan bireyci hırsların değil sanatın coşkusunu çıkardığımızda, bunun her şeyden habersiz ve duyarsız kuşaklar olarak bize döndüğünün farkına varmıyor muyuz?

Bu gidiş “Nereye Pâyidar?”

Not: Yıllar önce, Burdur Akçaköy’de, Elifçe Nine Kütüphanesi’nin açılışına davet edilmiştim. Etkinlikte, telefon görüşmelerimiz sayılmazsa, uzunca bir süredir görüşemediğim Fakir (Baykurt) Hoca da vardı. Kucaklaştık, çayların eşlik ettiği koyu bir sohbete başladık. Bana, görev yaptığım ilçede nasıl vakit geçirdiğimi sordu; öğretmenevine sıklıkla uğrayıp uğramadığımı merak etti. Neredeyse hiç çıkmıyordum. Kaşlarını kaldırdı, “olmaz” dedi. Sendikacılık yaptığı yıllarda kendisine politikacılar tarafından öğretmen hastaneleri açma teklifi yapıldığını anımsattı. “Bizi halkımızdan koparamazsınız, insanımız nerede, biz orada” yanıtını verdiğini de… Mahcup oldum, başımı öne eğdim.

Şimdi anısı önünde saygıyla eğiliyor ve Öğretmen Okullarının kuruluşunun 174. yılını kutluyorum.

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok