Antalya
14.08.2021
A

Eyuboğlu soyadının gurur anıtlarından biri

Yıllarca önce yitirdiğimiz İsmet Zeki Eyuboğlu’nun, bir kültür ve sanat insanı olarak araştırmacı kimliğiyle kültür ve sanatımızdaki yerini, edebiyatımızdaki önemini Ahmet Oktay, “Türk yazınının, Türk düşünce yaşamının en açık anlamıyla “ağır işçisi” diyerek göstermektedir. Ele alıp işlediği ilginç konulara ve yazdığı kitapların sayısına ve oylumuna bakınca, “ağır yazı işçisi, tam bir kültür adamı” olduğu konusunda hiç kimsenin bir itirazı olacağını sanmıyorum. Tanıyanların, kitaplarını okuyanların ortak yargısı, onun aynı zamanda bir filozof, bir düşünce insanı olduğu yönündedir.    

Gerçek bir fikir adamı olan İsmet Zeki Eyuboğlu, kalender yapılı, gösterişi sevmeyen, inandığını yapan, doğru bildiğinden şaşmayan, asla övgü beklemeyen, sorgulayıcı bir yapıda gece gündüz üreten, Türk ekinine katkısı büyük bir aydın olarak iz bırakmıştır. Soyadını taşıdığı  “Eyuboğlu” ailesinin diğer tanınmış bireyleri (Sabahattin Eyuboğlu, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Eren Eyuboğlu ve Mualla Eyuboğlu kadar ünlü olmada da, toplumun gözü önünde olmasa da, kanımca kendi alanında en az onlar kadar üretken ve çalışkan birisidir. Eksiği yoktur.

Çok iyi bir araştırmacı, çok iyi bir çevirmen olanİsmet Zeki Eyuboğlu, 1925 senesinde Trabzon iline Maçka ilçesinde yaşama gözlerini açmıştır. 1948 senesinde İstanbul’da Vefa Lisesi'ni, 1953 senesinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde bulunan Klasik Filoloji Bölümü'nü bitirmiş, Felsefe ve Tarih okumuş, kendini çok iyi yetiştirmiştir.

Çalışmayı seven yapısı, ilgi alanlarının genişliği, okumaya ve yazmayaolan merakı, donanımlı vrbirikimli oluşu sayesinde çok verimli bir yaşam sürmüş ve Türk edebiyatına ve düşünce tarihine değişik alanlarla çok sayıda kaynak kitap kazandırmış değerli bir insandır.

Osmanlı döneminde toplumun seçkinlerini, eğitimli azınlığını,okumuş yazmışlarını temsil eden Divan edebiyatı üzerine yaptığı yoğun ve titiz çalışmalarla bu edebiyat türünün gerçek yapısını ortaya çıkartan araştırmacının İsmet Zeki Eyuboğlu olduğunu söylersek, bir gerçeği ifade etmiş oluruz.

İsmet Zeki Eyuboğlu’nun, meraklı yapısından, ilgi alanlarının çokluğundan ve araştırmacı bir ruha sahip oluşundan sözettik.  Oldukça geniş çalışma alanında, Divan şiirinden tutun da Kaygusuz Abdal'a kadar, MevlânaCelâlettin-i Rumi’den tutun da Tarikatlar, Mezhepler Tarihi'ne kadar, Felsefe yazılarından tutun da Anadolu Uygarlığına ve mitolojiye (söylencebilimine) kadar uzanan zengin bir birikimi vardı. Yazmayı ve üretmeyi, yaşam biçimi haline getiren İsmet Zeki Eyüboğlu, kitaplarına derin bilgilerini yansıtarak kültürümüze katkı koymayı ilke edinmiş ve bunu başarmış bir kişilik olarak iz bırakmış bir ekin insanıdır.

Türk Dili üzerine yaptığı çalışmaları, ayrıntılı biçimde inceleyerek hazırladığı “Etimoloji (Sözcük kökenbilim bilgisi) Sözlüğü”, bile tek başına onun adını araştırmacı-yazar olarak unutulmaz kılmaya yeter de artar bile. Kaldı ki, kendisi aramızdan ayrılmış olsa bile, onun değişik konu başlıklarında yazdığı çok sayıda kitap, bugün büyük bir boşluğu doldurarak Türk ekinine hizmet vermeye devam etmektedir. Kitapları yeniden yenidenbasılmaya, yoğun biçimde okunmaya,aramızdan bedenen ayrılması yıllar alsa da İsmet Zeki Eyuboğlu kaynak konumundaki kitaplarıyla yaşamaya,okurları sayesinde soluk alıp vermeye devam ediyor.

*

Trabzon iline bağlı Maçka ilçesinin “Ocaklı” köyünden olan İsmet Zeki Eyuboğlu, ünlü yazar Sabahattin Eyuboğlu, şair ve ressam Bedri Rahmi Eyuboğlu ve mimar Mualla Eyuboğlu’nun kuzenidir. Sanat anıtı bir ailenin en saygın üyelerinden biridir.

İsmet Zeki Eyuboğlu, 14 yaşında bir ergen iken “Nakşibendilik” tarikatına girmiş, daha sonra altı yıl boyunca orada yaşadıklarını ve tarikat hakkındaki araştırmalarını “İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nakşibendilik” adlı kitapta toplamıştır.

İsmet Zeki Eyuboğlu’nun, yazın yaşamına erken yaşlarda şiir yazarak başladığı bilinmektedir.

Kendisi, 1956–1958 Özel Gazetecilik Okulunda felsefe ve edebiyat dersleri vermiştir; 1970’li yıllardan itibaren “Dünya” ve “Cumhuriyet” gazeteleriyle “Varlık, Yansıma, Soyut, Yeni Ufuklar, İnsan” ve “Yelken” dergilerinde edebiyat, felsefe, kültür, dil, halkbilimi, arkeoloji, mitoloji gibi çeşitli konularda inceleme araştırma yazıları yazmıştır. Yazdığı yazılarında ve hazırladığı kitaplarında, hemen tüm eserlerinde Anadolu Uygarlıkları, Halk Bilgisi Varlıkları ve Türk Dili konularına yoğunlaşmış ve Türkiye’nin aydınlanmasına büyük önem vermiştir. Bir aydınlanma savaşçısı olarak yurdum insanının aydınlanması için kendini işine adamış bir yazın adamıdır.

Öğrencilik döneminde Klasik Filoloji, Felsefe ve Tarih bölümlerinde eğitim gören İsmet Zeki Eyuboğlu, mezuniyet sonrasında kısa bir süre felsefe ve edebiyat öğretmeni olarak çalıştıktan sonra, yazarlığı seçmiş, çalışmalarını Anadolu uygarlığı, halk bilgisi varlıkları, Türk dili konularında yoğunlaştırarak, nitelikli ürünlere imza atarak bağımsız bir yazar olarak yaşamını sürdürmüştür.

Yazarlığının ilk yıllarında özenle ürünlerhazırladığı ve çok iyi bildiği Karadeniz folkloruna (halk bilimine) yönelik ürettiği yazılar,“Türk Folklor Araştırmaları Dergisi”nde yayınlanmıştır.

Latince, Almanca ve İngilizce başta olmak üzere pek çok dil bilen İsmet Zeki Eyuboğlu, çevirileriyle de Türk diline, Türk ekinine pek çok yapıt kazandırmıştır. Yoğunluklu olarak Almanca, Latince, Arapça, Farsça gibi dillerden Türkçeye çeviriler yapmış, çeviri konularını bilinçli bir biçimde ve uzmanlık alanına göre seçerek yapmıştır. Çevirileri dışında Dünya, Cumhuriyet, Soyut, Varlık, Yansıma, Türk Dili, Aydınlık ve benzeri yayın organlarında çok sayıda derleme, araştırma ve inceleme yazıları yayımlanmıştır.

İsmet Zeki Eyüboğlu, Divan Edebiyatı, Türk Dili, Tasavvuf Edebiyatı ve Tarihi, Alevi-Bektaşi Kültürü, Anadolu Uygarlıkları, felsefe, mitoloji, arkeoloji, Karadeniz Folkloru gibi pek çok alanda eserler vermiş, gerçek anlamda çok çaplı bir yazardır.

*

“Öğrenciler” başlıklı kitabının arka kapağında yer alan tanıtım cümlesinin, onun yazdığı her kitap için verdiği emeğin boyutunu örneklemeye yeterli olduğunu düşünüyorum.

“Öğrencilerin kaynağı genelde yirmi yıl süren bir gençlik döneminin izlenimleri (1933-1953).” Yirmi yıllık bir emek tek bir kitap için az şey mi? Onun, öğrenci kavramı, öğrencinin dünyası, bilimsel, bireysel kimliği üzerine söyledikleri birçok öğrenci için geçerli durum saptamalarını içermektedir: Şöyle ki:

“Ben, bugün bir öğrenciyim. Ne denli yavaş yürüsem bile, bu öğrencilik dönemi bir gün bitecek, kendi yaşamımı kendi emeğimle sürdürme gereğinde kalacağım. Kendimden başka elimden tutanım, yardımıma koşanım olmayacak, olsa bile bunlar geçici bir nitelik taşıyacak. Peki ben bu toplum için neyim? Toplum bana ne verecek? Okulda öğretilenlerle sorumlu, yükümlü tutulacaksam, geleceğimin ışığı bugünden sönmüş demektir.”

İsmet Zeki gerçek bir aydın olarak, ayrım yapmadan hem doğuhem de batı kültürünü özümsemiş bir sanat eri idi. Doğuyu anlayabilmek için batı düşüncesini bilmenin, özümlemenin gereğini çalışmalarıyla, araştırmalarıyla kanıtlayan biriydi.Hiçbir kültürü bir diğerine yem yapmamıştı. Hepsine eşit mesafede yansız yaklaşmış, her seferinde  nesnel değerlendirmeler yapmıştır.

Ünlü düşünür Nietzsche'den çevirerek dilimize kazandırdıkları yapıtların tümü felsefe, kültür ve sanat ağırlıklı eserlerdi. O, kültür kavramını, felsefi boyutuyla derinlemesine ele alan, bir bütünlük içinde algılayan, değerlendiren geniş boyutlu düşünen ve ülkemizde ender yetişen aydınlar arasında idi. Anadolu bozkırında nadir yetişen bir düşünürdü.

O, Anadolu aşığı Halikarnas Balıkçısı gibi Mavi Anadoluculardan biri idi bence.  Titizlikle kaleme aldığı “Anadolu Uygarlığı” kitabının başında ‘‘Neden Anadolu?’’ adlı giriş yazısını, konusu son derece önemli olduğu için kitabın yazılma gerekçesini açıkladığı için birlikte okuyalım, onun bilinenleri nasıl sarstığını, yerleşmiş, yüzeysel kanıtları nasıl yerle bir edip yerlerine araştırma ve düşünce ürünü gerçekleri değişik boyutlarıyla ortaya koyduğunu, Anadolu’nun hakkını nasıl Anadolu’ya verdiğini,Anadolu aşkını yalın biçimde görelim:

“Anadolu uygarlığı asla göçebe, dilenci türünden bir uygarlık değildi, onun otağla, çıkınla, ayranla ilgisi yoktur. Yerleşmiş, kurumlarını sağlam dayanaklar üzerine oturtmuş, kimliğini kazanmış bir uygarlık olup onunla sürüp gidiyor.”

Ne diyebiliriz! Yaşadığı coğrafyayı iyi tanımak,değerini bilmek böyle bir şey. Bunu en iyi başaran düşünür-yazarlardan biri İsmet Zeki Eyuboğlu’dur. Bu kesin. Yazıya konu etmemizin de gerekçesi bu zaten. Bir fazla kişi haberdar olursa, bir fazla kişi onu okursa, bir fazla kişi yurduna, ulusuna, değerlerine sahip çıkarsa kazancımız o olur. İsmet Zeki Eyuboğlu, çok değişik kültürel konulara özgün yaklaşımlarıyla ve akılcı görüşleri ile yolumuzu aydınlatıyor, aydınlatmaya da devam edecek. Yaşadığı sürece bir aydın olarak içinde bulunduğu topluma karşı sorumluluklarını hep bildi ve aksatmadan yerine getirdi ve o da her fani gibi sonunda doru tayına binerek, ardında güzel izler bırakarak sonsuzluğa göçtü. Bu kadar ışık saçan, bu kadar verimli, bir insanın ışıklar içinde olmak hakkıdır diye düşünüyorum. Sonsuz ışık diliyorum. 

*

1925 yılında Trabzon iline bağlı Maçka ilçesinde doğan İsmet Zeki Eyuboğlu, 12 Kasım 2003 yılında Yakalandığı lenf kanseri nedeniyle İstanbul’a ölene kadar durmadan yazdı, bir araştırmacı-yazar ve çevirmen olarak toplum nezdinde giderek sivrildi. Yazar Eyuboğlu, düşünsel üretimden, geleceğe uzanmaktan, karanlığı yırtmaktan yana idi, Toplumu değiştirmek, geliştirmek ana düşüncesi idi.

“Uyanmak, yataktan kalkmak, yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltıya oturmak değildir, düşünsel alanda üreticiliğe soyunmaktır. Uyanmak, geleceğe uzanmaktır, yarının karanlığını yırtacak ışıldağı yaratmaktır.” Diyordu. O da nazım gibi, halkını, bilinçlenmeye, üretmeye, kurşun eritmeye çağırıyordu.

*

Yazar Eyuboğlu, 1948 yılında Vefa Lisesi’ni, 1953 yılında da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü’nü bitirdi. Aynı üniversitede “Lucretius’ta Bilgi Kavramı” başlıklı bir tezhazırlayarak yüksek lisans çalışmasını da tamamladı.

İsmet Zeki Eyüboğlu; çalışmalarını özellikle “Divan edebiyatı, Türk dili, Tasavvuf edebiyatı ve tarihi, Alevi-Bektaşi kültürü, Anadolu uygarlıkları, felsefe, mitoloji, arkeoloji” ve “Karadeniz folkloru” gibi pek çok alana ağırlık vererek, çok sayıda eser üreterek sürdürdü. Yerini sağlamlaştırdı.

Zaten sıra dışı bir aileden geliyordu. Eyuboğlu ailesi Trabzon’un iyi eğitimli köklü ailelerinden biriyidiEyuboğlu ailesi. 

Yazar İsmet Zeki Eyuboğlu, 1995 yılında Hacı Bektaş Barış Ödülü’nü, 1996 yılında Türkiye Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü’nü kazanmıştır. Bu kadar verimli bir insanın sadece iki ödülle kalması bence haklı değil, ama onun ödül peşinde olmayacak kadar olgun olduğunu, yazılarını ödül bekleyerek yazmadığını biliyoruz. Ama laf aramızda,  çok sayıda inceleme-araştırma kitabı, şiir, antoloji ve çeviri kitapları olan  Yazar İsmet Zeki Eyuboğlu’nun, gerçek bir araştırmacı, iyi bir çevirmen olarak çok daha fazla ödül hak ettiğini de biliyoruz. 

*

Değerli yazar İsmet Zeki Eyüboğlu’nun ölümünün ardından kimi yazarlarımız görüş ve düşüncelerini şöyle dile getirmişlerdir:

Sami Karaören: Tek başına bir okul gibiydi. Çalışkan, bilgili, yetenekli, çözümleyici bir aydındı. Kökenbilim açısından yapılmış çok büyük Türkçe Sözlüğü vardır ki; şu anda tek başvuru kaynağı konumundadır. 

Adnan Özyalçıner: Edebiyatımızın, dilimizin, gelenek ve göreneklerimizin yetkin bir araştırmacısıydı. Bundan sonra bu işi yetkinlikle yapabilecek başka biri olur mu bilemiyorum.

Ahmet Oktay: Türk yazınının, Türk düşünce hayatının gerçek bir ağır işçisiydi. Batı düşüncesinin Türkiye’ye aktarılması için elinden gelen her şeyi yapmış, bu yolda çile çekmiş bir insandır. Türkçenin bilinmesi, geliştirilmesi yolunda da yoğun çaba harcamış bir kültür insanıdır.

Ahmet Öztürk: Sessiz kahramanlarımızdan biriydi. Kendisini hiç göstermez, sürekli çalışırdı. Eserleriyle hepimize değerli kaynaklar bıraktı.

Cenap Karakaya: Bilgili, aydın, çalışkan bir kültür adamıydı. Kültürümüzü layıkıyla bilen önemli bir insandı.

Hulki Aktunç: Bu dünyanın sağını da solunu da bilen, kültürlerin doğusunu da batısını da bilen biri idi. Böyle kültür insanları ne yazık ki, çok az.

Muzaffer Erdoğdu: Anadolu, gerçek bilgelerinden birini kaybetti.

Murat Batmankaya: “İsmet Zeki Eyüboğlu ile dört sene önce tanıştık. Önceleri aramızda çevirmen-editör ilişkisi vardı. Daha sonra bu ilişki usta-çırak ilişkisine dönüştü. Kendisinden sözcüklerin kökenini bilmeden konuşmamayı öğrendim. Kendisinden üretkenliğin, çalışkanlığın insanın kendisine yarar sağlamayacağını, ancak 3. şahıslara faydalı olunca anlamlı olacağını öğrendim. Yaşarken bize çok şey öğretti.” dedi.

Sanatçı öldüğünde ürettiği hizmetin karşılığını ne toplumdan ne de okurlarından yeterince görmedi. Bu kadar üretken bir sanatçıya karşı gösterilen vefasızlık asla haklı görülemez. Sanatçı ufukta ışığı ilk gören kişidir. O çok üretken biri olarak o ışığı pek çoğundan önce görmüş ve toplumun bilgisine ve ilgisine sunmuştur.

Kesinlikle bilinmelidir ki, Yazar İsmet Zeki Eyüboğlu ayarındaki sanatçılar, yazdıkları ile kaynaklık etmeye, referans gösterilmeye devam edeceklerdir. Bedenen aramızdan ayrılsalar bile eserleri ile sonsuza dek yaşayacaklardır. O, kitapları, araştırmaları, yazıları, şiirleri ve çevirileriyle hep anılacaktır. Başvuru kaynağı olmaya devam edecektir. Işığı artsın, eksilmesin.

 

İSMET ZEKİ EYÜBOĞLU’NUN YAPITLARI:

Destanlar İçinde Fatih (1953) Fatih Sultan Mehmet için, zamanından günümüze, yazılmış şiirleri derleyen bir antoloji, Divan Şiirinde Sapık Sevgi (1968), Türk Şiirinde Tanrıya Kafa Tutanlar (1968), Baki (1972), Nietzsche (1972), Tanrı Yaratan Toprak Anadolu (1973), Anadolu İnançları (1974), Anadolu İnançları-Anadolu Mitolojisi adıyla genişletilmiş baskı, 1987),Cinsel Büyüler (2 cilt halinde) (1975), Anadolu Kuvvet Macunları (1976), Karadeniz Aşk Türküleri (1976), Anadolu Halk İlaçları (1977), Aşk Duaları / Cinler / Cinciler (1977), Felsefe Açısından 12 Eylül: Din Boşluğun Egemenliği (1977), Cinci Büyüleri ve Yıldızname (1978), İnsanın Boyutları (1979), Alevilik Sünnilik İslam Düşüncesi (1979), Anadolu Büyüleri (1978), Sevgi Büyüleri (1978),Şeyh Bedrettin ve Varidat (1980),Kendi Sözleriyle Atatürk İlkeleri (1981), Anadolu Uygarlığı (1981),Atatürk'ten Özdeyişler (1981),Bütün Yönleriyle Bektaşilik-Alevilik (1980), Geçmişin Yaşama Gücü (1982),Günün Işığında Tasavvuf, Tarikatler ve Mezhepler Tarihi (1987), Anadolu Halk İlaçları-Bitkiler, Büyüler, Macunlar, Yıldızname (1987),Anadolu Mitolojisi (1987), Mevlana Celâlettin(1988), Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü (1989),Türkçe Kökler Sözlüğü (1989),Şeytan Ayetleri Söylencesi - Zerdüşt'ün Şiirleri (1989),Sevgi Büyüleri (1989), Hacı Bektaş Veli (1989),Uygarlığın Çıkmazları (1990), Nietzsche: Eylem Ödevi (1991), Yunus Emre: Bir Ozanın İçevreninde Gezintiler (1991), Sömürülen Alevilik (1991), Abdal Musa: Bir Ermişin Işıldağıyla Aranan Gerçek (1991), Hatayi (Şah İsmail): Bir Ozanın İçevreninde Gezintiler (1991), Bütün Yönleriyle Kaygusuz Abdal (1992),Tarihin İlkeleri (1991),Alevi-Bektaşi Edebiyatı (1991),Pir Sultan Abdal (1991), Abdal Musa (1991),Divan Şiiri (1994), Atatürk Devrimleri Işığında Laiklik (1994), Günümüzde Alevilik: Sorunları İlkeleri Gelişimi (1995), İslamda Bölünmeler, Çelişmeler ve Refah’ın Tırmanışı (1996), İslamın Çöküşü (1997), Felsefe Açısından 12 Eylül - Boşluğun Egemenliği (1997),Gülen Anadolu (1997),Gelin Canlar Söyleşelim (1997), Aşık Sadık (1997),Düşünceleriyle Yaşayan Atatürk (1998), İrticanın Ayak Sesleri (1998), İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nakşibendilik (1998), Taşoluğun Başında (1998), Kadirilik: Karanlığın Ayak Sesleri (1999), Kara Zıpkalı Uşaklar Destanı (1999), Anılar (1999), Felsefe Yazıları (2000), Yoksul Özdeyişleri (2000), Anadolu Gerçeği (2000), Dilin Kemiği (2000), Dilin Kapısı: Dil Felsefesi Üzerine Bir Deneme (2000), Toplum Sarsıntıları (2000), Uygarlığın Işıldakları (2000), Çağımızın Çevrintileri (2000), Bilgelerin Dilinden (2002), Ortaçağ Felsefesi (2002), Öğrenciler (2002), Maçka (2004), Uyanış (2005), İran Edebiyatı (2007), Atatürk Anadolu’dur (2007), Osmanlıdan Cumhuriyet’e Türk Kadını (2007)

 

 

BAŞLICA ÇEVİRİLERİ:

Vergilius: Sığırtmaç Türküleri (1962), Ovidius: Sevişme Yolu (1965), Nietzsche, Friedrich W.: Tarih Üstüne (1965), Pascal, Blaise: Düşünceler (1966), Nietzsche, Freidrich W.: Gezgin ile Gölgesi (1966), Konsallik, Heinz G.: Kazak Kızı Nyuşa (1974), Kays, Imriul: Yedi Askı: Arap Şiirinin İlk Parlak Dönemi (1985), Jaspers, Karl: Felsefe Nedir? (1986), Ovidius: Aşk Sanatı (1987), Kant, Immanuel: Pratik Usun Eleştirisi (1989), Cooper, J.C.: Erdemin Işığı: Taoculuk (1994), Ovidius: Dönüşümler (1994), Vergilius: Aeneas (1995), Nietzsche, Friedrich W.: Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu (1999), Hölderlin, Friedrich: Empedokles (2000), Carus, Lucretius: Varlığın Yapısı I (2001), Goethe, Johann Wolfgang von: Faust (2001), Carus, Lucretius: Varlığın Yapısı II (2001), Nietzsche, Friedrich W.: Putların Alacakaranlığı (2002), Nietzsche, Friedrich W.: Ecce Homo: Kişi Nasıl Kendisi Olur (2003), Konsalik, Heinz G.: Don’da Aşk (2004), Zerdüşt’ün Şiirleri, Mevlana: (Dörtlükler, M. K. Atatürk Nutuk (Günümüz Türkçesiyle)

“Tanrı Yaratan Toprak Anadolu” kitabı en beğendiğim kitaplarından biri. Bakın nasıl yaklaşıyor Anadolu’ya:

Bütün Akdeniz uygarlıklarının beşiği Anadolu’dur, düş değil, bir gerçek, bir tarih oluşumudur bu. Bilgece düşüncenin, sanat yaratmalarının, dinlerin yerden ot bitercesine bittiği, kaynaştığı, çevreye yayıldığı bir yerdir Anadolu. Mezopotamya uygarlığının Anadolu uygarlığından eski olduğunu, tarihin Sümerlerle başladığını savunan görüşler, düşünceler vardır. Ancak, bilimsel düşüncenin, belli bir anlayış açısından varlık bütününe, evrene, insana bakmanın Anadolu dışında geliştiğini, doğduğunu en küçük belgelere dayanarak ileri sürebilecek bir yetkili yoktur.

Binlerce yıllık toprağımız, yurdumuz öylesine zengin, öylesine eli açık ki çalan çalana vuran vurana tarih varlıklarımızı, sanat değerlerimizi, daha doğrusu özümüzü, bizi biz yapanı, bize kimlik kişilik kazandıranı.

Yerin altından çıkan Urartu tanrılarını, Hitit tanrılarını, onların görevlerini, adlarını, işlerini güçlerini bilenler, eski Anadolu insanları, o dinlere tapanlar birer bilginiymişler? Hangi tanrı vardır yalnız bilginler için doğmuş? Hangi dini bilginler yaratmış, türetmiş? Eskiçağ Anadolu tanrılarının adlarını, görevlerini, niteliklerini açıklamak pek de bilgin işi değildir. Emek ister yalnız. Hititlerin, Arinna ilinin güneş tanrıçası Vuruşemu'nun adını öğrenmek için bilgin olmak gerek değil küçük bir ilgi yeter de artar bile. Urartu'ların büyük savaş tanrısı, koruyucu tanrısı Haldi'nin ne olduğunu bilmek için uzun yıllar bilimsel çalışmalara dalmak, toz yutmak iş değil artık.”   Anadolu’yu dolu ağız anlatıyor da anlatıyor. Yorulmak bilmiyor. Biz de boşuna onun için “mavi Anadolucu” demiyoruz.

O güzel anlatımı ile “HALİKARNAS BALIKÇISI” anlatan yazısı ile “İSMET ZEKİ EYÜBOĞLU”  nu bir kez daha yıldızlara emanet edelim. Bulutlar yoldaşı olsun diyelim.

Bir yürek daha durdu, Anadolu Anadolu diye çarpan, Anadolu’nun sesini dünyamızaduyurmak için taşan, ışıl ışıl, pırıl pırıl biryürek daha.

Yirmibeş yıldır taradığım, dostluğunun sıcaklığında ısındığım Balıkçı’nın yüreğibu.

İçi insan sevgisiyle, Anadolu tutkusuyla,yurttaşlarını karanlıktan aydınlığa çıkarmanınözlemiyle dolan Balıkçı. Akdeniz’in, Ege’nin ışıyan maviliğinde en eski Anadolu uygarlıklarının, insanlığın gerçek atalarının yarattıkları düşünce ürünlerinin gülümsediğini bize ilk kez öğreten Balıkçı. İnsan mı insan Balıkçı.

Ölüm hangi yaşta gelirse gelsin, sevilen, insanın içini dolduran, yüreğini ışıklandıran bir kimsenin ardından el yazmaya, dil söylemeye varmıyor. Bir boşluk duyar gibiyim içimde, bir yalnızlığın, bir ezilmişliğin baskısı altındayım şimdi. Birer birer göçüp gidiyor dostlar, ToprakAna’nın kucağında sonsuzluğa doğru.

Aydınlığında ısındığımız, bilgi pınarlarından susuzluğumuzu gidermeye çalıştığımız canlar, gönüldeşler gidiyor, bir daha ışıklarında içimiziyıkayamayacağımız, tatlı soluklarında serinleyemeyeceğimiz canlar gidiyor.

İlkin Sabahattin Eyuboğlu açtı bu yolu, beklenmedik bir kış günü, sessiz sessiz, kimseciklere duyurmak istemezcesine. Sonra Âşık Veysel uydu ona, derken tuz biber ekti kanayan yüreğimize Balıkçı. Şimdi, insanın kulaklarını dolduran o babacan «merhaba”larının ışıyan suyundayız.

ÇIĞIR AÇAN İNSAN

Halikarnas Balıkçısı bir yeni çığırdır, birgüzel düşüncenin başlangıcıdır bizim için.

Anadolu’nun eski uygarlıklarım bilmenin, kavramanın Anadolu’yu; Anadolu insanını, kendimizi an-lama olduğunu, ilk uygarlık ürünlerinin; doğacı, gerçek düşüncenin, bilimin Anadolu toprağında filizlendiğini, eşkin eşkin boy attığını ondan öğrendik.

İlkin o gösterdi bize Anadolu’da eski çağlardan günümüze değin uzayan, geçmişimize, geleceğimize ışık tutan kaynaklara varan yolu. O gösterdi bize Anadolu’nun dünya uygarlığının beşiği, Yunan, Roma, çağdaş Avrupa uygarlıklarının kaynağı olduğunu.

Homeros'la, Herodotos’la soydaşlığımızı ondan öğrendik. Ondan öğrendik eski Anadolu insanı ilegünümüz insanı (Anadolu’nun bugünkü yerlisi)arasında kopmayan, için için sürüp giden özlübir bağın bulunduğunu.

Balıkçı konuşan Anadolu’dur. Onda insan sevgisi toprakla, ağaçla, çiçekle, bitkiyle başlar. Düşüncesi mavi olan Balıkçı’nın dünyası ışıyan yeşildir. Yaşadığı gibi düşünmeyi, düşündüğü gibi yaşamayı kendi ne ilke edinen, insanı gerçek bütünlüğü içindetoprağıyla, taşıyla, anlamanın yolunu açan biraydındı. Ona göre Anadolu insanı, Anadolutoprağı, Anadolu toprağı Anadolu insanı olmanın sağladığı bölünmez bir bütündür. İnsan ancak yaşadığı toprakla kişilik kazanır. Gerçekçidüşüncenin, ayakları yerden kesilmiş, düşlerevreninde uçuşan kuruntularla en küçük birbağlantısı yoktur ona göre. İnanmak yapmak,kendini bir bütünlük içinde ortaya koymaktıronun düşüncesinde.

İnsan, doğayı seven, değerlendiren, yaşadığı toprakla yüreği arasında kopmayan bir bağlantı kurandır. Sınırlı bir anlamda da olsa insan doğadır. Balıkçı bu sonuca Ege kıyılarını, Akdeniz kentlerinin eskiçağ uygarlık ürünlerini, buluntularını inceleyerek, düşüncenin süzgecinden geçirerek vardı. Anadolu’nun her bucağında canlı bir öykünün, mithos’unyaşadığına inanır, tarihimizi, düşünce dünyamızı onlarla aydınlatmaya çalışırdı.

KONUŞAN SULAR

Sular konuşur, ırmaklar söyleşir, pınarlarladenizler gülüşürdü Balıkçının dilinde. «Su perisiSalmakis»’ten İris denen «Gökkuşağı»na değintoprakla, göklerle ilgili bütün düşünce varlıkları onun elinde yuğrulayuğrula bir uygarlıkürünü, güçlü bir insan yaratması olarak biçimlenir, Anadolu’nun eski, karanlık çağlarını aydınlatan bir ışıldak oluverirdi. Suları konuşturur, dağlan, tepeleri konuşturur, denizlerin dibinden çıkan eski uygarlık ürünlerini konuşturur, onlarla bugüne değin bilmediğimiz bir evrenden kucak kucak sevgiler, gerçekleri ortaya koyan, sorunları çözümleyen ışıklar getirirdi bize.

Anadolu toprağına duyduğu derin, güçlüsevgi, özlü saygı onu bir yandan felsefeye, biryandan tarihle arkeolojiye yöneltti. Onun anlayışına göre, en küçüğünden en büyüğüne değin, Anadolu’nun bütün suları, dağlan birer canlı tarih, birer özlü mithos niteliğindeydi. Bunlaranlaşılırsa Anadolu anlaşılır, bunlar bilinirseAnadolu bilinir. Çevresinde toplanan insanlararasında balıkçı, bahçıvan, demirci, yazar, ozan,köylü, kentli, dişi erkek bir yürek bütünlüğünde birleşir, bir can sıcaklığında kaynaşırdı, insanı düşüncede değil de gerçek yaşamı, günlükdavranışları içinde sevmesi onda humanisme(insanlık) anlayışının aydınlığa çıkan belirtisidir. Onundünyasında ağa, paşa, bilgin, bilgisiz, soylu, düşkün diye yalancı ayrımlaşmalar değil, yaşayan,sıcaklığın, soluğunu özümüzde duyduğumuz insanlar vardır. Bu bakımdan onda da SabahattinEyuboğlu’nda olduğu gibi «humanisme» insansevgisidir.

Balıkçı için geçerli olan insanı yorumlamak, açıklamak değil; anlamak, sevmek, onun bütünlüğünde kendini, kendi bütünlüğünde onu bulmaktır. Onun düşüncesinde insansevgisi birlikte yaşamaya, iç içe, öz öze olmayadayanır. Ancak seven anlar, anlayan sever onagöre. İnsan bir sevgi varlığıdır onca.

YAŞADIĞINI YAZAN AYDIN

Balıkçı bütün yazılarını kendi özünün sıcaklığında ısıtarak, kendince yaşayarak, duyarak yazardı, Türk yazınına deniz sevgisini, deniz insanlarını, deniz evrenini getiren odur. Öykümü yazacak yaşamıştır olayı, bir suyun başında, bir dağın doruğunda oluşan mithosu mu anlatacak, onun sıcaklığım duymuştur. Bu bakımdangerçekçidir. Gerçek, insan sevgisiyle oluşan,özümlenen bir yaşam olayıdır onun yazılarında.

Söyleyiş gücünün bolluğunda insanlar birbirinekarışır, birbiriyle kaynaşır. Okuyucu birden seçemez olur yapıtlarında kişileri, niteliklerini.Bu insan kalabalığı, bu başdöndürücü kaynaşma çevresini saran insan bolluğunun sonucudur.

Balıkçı için yazmak yaşamak, yaşamak yazmakdemekti bir bakıma. Bütün yazıları sınır tanımayan, coşkun bir insan sevgisinde düğümlenir,düşüncesinin özünü insan sevgisi yoğurur.

Bu derin, bu güçlü sevgi eskiçağ Anadolu insanından günümüze kalan düşünce ürünlerinde biçimlenir, yoğunlaşır. Yazılarını okuyunca yüreğini kartallaşan Anadolu sevgisinin oyduğu bir“Prometheus” olarak çıkar karşımıza canlar canıBalıkçı, merhabaaa...

Son olarak bizde Anadolu’yu yurt, insanını can bilen herkese “Merhaba” diyerek kapatalım yazıyı.

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok