Antalya
07.08.2021
A

Bu ülkede sanatçı olmak zor. Hele duyarlı sanatçı olmak, tepkiyi göze alarak olumsuz gidişe tepki vermek, toplumu dur demeye çağırmak ülkemiz koşullarında çok daha zor. Önce bu görüşümüzü destekleyen yazısıyla gazeteci-yazar Gülse Birsel’in paylaşımını, bir anektodu anlatarak başlayalım:

 

“HADİ LAN!

Karacıların komutanı tatbikat sırasında bir asker çağırmış. Asker:

"Emret komutanım!" diyerek yanına gitmiş.

Komutanı, askere yere yatmasını istemiş. Daha sonra da bir tanka askerin üzerinden geçmesi için emir vermiş. Asker kılını bile kıpırdatmadan yattığı yerde beklemiş ve malumunuz, tank üzerinden geçmiş ve asker ezilmiş. Komutan diğerlerine dönerek: "İşte cesaret!" demiş.

Bu kez Havacıların komutanı bir askeri yanına çağırmış. Asker:

"Emret komutanım!" diyerek komutanının yanına gitmiş.

Komutanı helikoptere binmesini emretmiş. Asker helikoptere binmiş ve havalanmış. Daha sonra komutanı askere paraşütsüz aşağıya atlamasını emretmiş, asker de emre uyarak aşağıya atlamış. Tabii ki, yere çakılmış ve hemen oracıkta can vermiş. Komutan da diğerlerine dönerek:

"İşte cesaret bu!" demiş.

Sıra gelmiş denizci komutana. Denizci komutan askerini çağırmış. Asker çakı gibi hazırola geçmiş ve "Emret komutanım!" demiş. Komutan:

"Derhal denize atla ve 10 dakika süreyle yüzeye çıkma!" demiş.

Asker, "Hadi lan" demiş. Komutan diğer komutanlara dönerek:

"İşte asıl cesaret bu!" demiş.

....

Bu anektod üzerine Gülse Birsel, “Asıl cesaret ülkede yaşananlara, zulümlere, zamlara, yolsuzluklara, haksızlıklara katlanarak yavaş yavaş ölüp yok olmak değil, halkın düzenini bozup, kendi düzenini sağlayanlara "HADİ LAN" diyebilmektir.” Diyerek, benim de bir yurttaş olarak çok yerinde bulduğum, katıldığım yorumunu getiriyor. Gülse Birsel’in dillendirdiği anektoddan hareketle “Başka söze gerek yok diyor, yüksek sesle duyarsız ve sorumsuz sorumlulara “Hadi Lan!” diyoruz. Giderek, hemen her alanda olumsuz gidişi gören ve “Hadi Lan!” diyenlerin çoğaldığını yurt çapında gösterilen tepkilerden, seslerin yükselmesinden anlıyoruz. Yerden göğe Hak veriyoruz.

*

Yalnız Gülse Birsel mi bu konuda görüş bildiren sanatçı? Elbette “hayır”.

 

Tahir Akay fotoğrafı, ağaça, ormana kıyılır mı?

*

Tepki koyanlardan biri de tiyatro oyuncusu Emre Kınay.   

Yüreği yanıyor, yanan ağaçları, kuşları, böcekleri, çiçekleri gördükçe, içi sızlıyor, ihmale, önlemsizliğe, sessiz umarsız kalışa, acizliğe sesini yükseltiyor. Bar bar bağırıyor.

 

 

 

Emre Kınay, günler süren yangın sırasında kamuoyuna bir paylaşımda bulunarak, "Eğer uçak alacak paranız yoksa kirasını ödeyecek paranız vardır. İtalya'dan, İspanya'dan istersiniz, Yunanistan'ın verdiği yardım ağrınıza gidiyorsa sizin, gidersiniz İtalya'dan, İspanya'dan alırsınız uçağı, “Kirası ne kadar kardeşim?” dersiniz, tamam mı? Verirsiniz parayı, bu ülkenin ciğerlerini korursunuz. TOKİ bugün örnek model ev tasarlamış “köy evi” diye. Hiç mi utanmıyorsunuz?" gibi ifadelerle paylaşıyor kamuoyu ile görüşlerini.

 

Sanatçı duyarlılığının, ufkun ötesini önce görme becerisinin, kamuoyunu uyarma görevini yerine getiriyor sanatçı Kınay. Demokratik bir ülkede kim suçlayabilir onu, durum tespit ettiği, olayları enine boyuna sorguladığı için? Tiyatrocu Kınay, vatandaş olarak görevini yerine getiriyor, sessiz kalmıyor. Topluma Örnek oluyor. Sinema ve dizi oyuncusu Emre Kınay, görüntülü paylaşımda bulunarak, herkesi orman yangınlarına karşı daha duyarlı olmaya, güçleri birleştirip önlem almaya, konuya çözümcül yaklaşmaya çağırıyor. Bunun eleştirilecek nesi var? Aslında herkese düşen görev bu değil mi? Taşın altına elini koymak sadece ona ve onun gibilere mi düşüyor?   

 

TRT’yi ve yandaş medyayı da yalan yanlış haber yaptıklarını, doğru söylemediklerini ima edip tepki göstererek, “Söylediği yalanlar ortalıkta. Aleni yalan niye söylenir, onu gidip onlara sorun” ifadesiyle dile getiriyor.

 

Emre Kınay, sözlerine sorular sorarak devem ediyor:

 

Evrensel çağrıyı (Global Call) ülkenin bu işlerden sorumlu insanları, öncelikle yapmaları gerektiği halde yapmadıkları için bizler yapıyoruz. Şu sorulara da yanıt bekliyoruz: Daha önceleri her yangında, her yere koşan piyade, jandarma niçin bu yangında kimseye yardım elini uzatmıyor?

 

Niçin Azerbaycan’dan gelen 100 asker var sahada? Niçin duran uçaklar, ufacık bir müdahaleyle çalışacakken çalışmıyor? Niçin? Ülkenin bütün kaynakları, insanların üzerine su sıkan TOMA’lar niçin orada çalışmıyor? Sorduğumuz şey bu. İnsan gibi soruyoruz. Sorularımıza yanıt bekliyoruz.

 

Niçin zamanında müdahale etmeyip ormanların taşlık bölgeye gelene kadar yanmasına izin veriyorsunuz? Orada can kaybımız yok diyor bazı yetkililer. Kaplumbağa senin can kaybın değil mi? O toprağın altında o toprağı kabartan solucan sizin canlınız değil mi? Soruyoruz.

 

Güney sınırında deli gibi Mazı, Çökertme yanıyor, her yer yanıyor. Gidemiyoruz hiçbir yere, bütün yollar kapalı.

Çok mu zor dostumuz dediğiniz İtalya’dan 40 tane uçağı isteyip de denize sokup da oradan 40 uçakla bütün kontrol noktalarında yangınların söndürülmesi, ciğer yanıyor ciğer. Kim yurtsever, kim değil, böyle günlerde anlaşılacak.

 

Bu ülke çok mu zengin? Ödeyin o zaman uçakların kiralık paralarını. Gelsin o zaman bu uçaklar, bu yangınları söndürsünler. Zengin devlet öyle belli olur.

 

Eğer uçak alacak paran yoksa kirasını ödeyecek paran vardır. İtalya’dan, İspanya’dan istersin Yunanistan’ın verdiği yardım ağrına gidiyorsa senin, gidersin İtalya’dan, İspanya’dan alırsın uçağı, “Kirası ne kadar kardeşim?” dersin, tamam mı? Verirsin bu ülkenin ciğerini korursun. Bu ülkenin yabanını, kurdunu, kuşunu, arısını korursun.

 

En sonunda insana cinnet geçirtiyorsunuz. Bunca vergiyi biz yıllardır, deprem vergisi dediniz, verdik yediniz, verdiğimiz her vergiyi başka yere harcadınız. Artık yeter.  İnsanlar yanıyor. Hayvanlar yanıyor. Ülke yanıyor. Farkında değil misiniz? Yurdun dört bir yanından her gün insanlar çığlık çığlığa bağırıyor. Yardım isteniyor, ben tek bir vatandaşım, ne yapabilirim, ne yardımı gönderebilirim? Sen se devletsin, sorunlara çözüm bulacak sensin.

 

Devletsen diplomatik olarak iletişime geçip kadim dostum dediğin o devletlerden o uçakları buraya getirip, bu ülkenin yangınını söndürüp köylüsünü, çiftçisini, keçisini, koyunu, otunu, sapını kurtaracaksınız. Bu millet size bu yüzden vergi veriyor.

 

Olacak iş değil. Utanmadan bir de hala çıkıp gözümüzün önünde “Yanan yangını kontrol altına aldık,” diyorsunuz. Aldığınız yer neresi, dibine kadar yanacak orman. Nereyi kontrol altına aldınız? Şehrin üstüne inmesini kontrol altına aldınız. Arkada yanan 100 yıllık kızılçamları, 200 yaşlarında. Zeytin ağaçları yandı. Farkında mı değilsiniz? Bu millet koyun mu? Niçin gıkını çıkarmıyor kimse? Utanın artık ya, yeter.

 

Delirttiniz herkesi. Köylü yandı, çiftçi yandı, işçi yandı, herkes yandı. Fiziki olarak ülke yandı. Toplumun cinnet geçirmesine az kaldı demeye getiriyor Emre Kınay.

Kendince sorumlu da arıyor, düşüncesini de açıklıyor: “Bu kundakları yarın öbür gün çıkıp falanca çıkarttı, filanca yaktı,” diyeceksiniz, bilmem ne. Bu yangından kim alan açıp menfaat sağlıyorsa o yaktı,” Diyor.

 

Bu alanlardan kim, o Titanic Otel örneğinde olduğu gibi, asla çivi çakılmayacak dediğiniz yere, Titanic diye bir otel yapıldı. Şimdi de yanan yerlerden bir tanesi, o otelin bağlantılı olduğu toprak alan. Hepsini biliyoruz, hiç kimse salak değil.

 

     

Kendinize gelin. Gidin, kimi arayacaksanız arayın, ülkeye 50 tane “ampibi” uçağı (söndürme uçağı) getirin, onun parasını her vergiyi ödediğimiz gibi yine öderiz. Hiç merak etmeyin. Ayıptır artık, utanın. Kimse geri zekalı değil.” Emre Kınay, soruyor, soruyor, bıkmadan usanmadan soruyor. Sormasın mı?

 

Tespitleri de var. Yalan mı?  

TRT, aleni yalan söylüyor. Olayları saptırıyor, diyor. Demesin mi?

Sanatçılar, yetkililer görev yapmadıkları için “Global call” a (evrensel çağrıya) başvuruyorlar. Yapmasınlar mı?

Asker müdahalesi neden yok, vatan yanıyor, iş birliği yapılmasın mı?

Tomalar neden su sıkmıyorlar? Onların görevi sadece gösteri yapanlara su sıkmak, onları caydırmak mı?  

Görevini tam yapmayan, ihmal edenleri utanmaya, arlanmaya, istifaya çağırıyor. Haklı değil mi? Dünyanın her tarafında bu böyledir. Görevini yapamayan gider, eski köye yeni adet mi getirmeye çalışılıyor? Uyarmasınlar mı?

 

Toprağı besleyen solucanların, toprağı kendi çaplarında krizma eden karıncaların da yaşamaya hakları var. Bal yapan arıların olduğu kadar. Bal yoksa, arı yoksa, insanlık ta yok bunu bilmiyorlar mı? Biliyorlar, uyarmasınlar mı? Vatandaşlık görevini yapmasınlar mı?  

 

Ülkenin ciğerleri olan ormanları yakmaya, yok etmeye kimsenin hakkı yok diyorlar, demesinler mi? Ormanların yaban yaşamını, kurdunu kuşunu arısını korumanın, bir biçimde vatanı korumakla eşdeğer olduğunu söylüyorlar. Söylemesinler mi?

Her fırsatta toplanan vergilerinin uygun alanlarda kullanılmak yerine başka yerlerde harcandığını, adeta çarçur edildiğini, edilmeye de devam edildiğini görüyorlar, söylüyorlar. Yalan mı? Gözlerini yumup kulaklarını tıkasınlar mı? Ben sadece çıkarıma bakarım mı desinler?

 

Ülke yanıyor. Ülke yangın yeri. Az sayı da da olsa, ülkenin sanatçıları, yazarları, çizerleri Devlet olarak gereğini yapmak gerektiği, evi barkı yanan Köylüyü, tarlası ürünü yok olan çiftçiyi, hayvanı hasadı yanan insanları, yanan alanların otunu çöpünü samanını korumaya, bu konuda geç kalmamaya çağırıyorlar. Bunun neresi haksız istek? “Milleti koyun yerine koymayın, iban miban deyip her an sağılacak inek görmeyin,” diyorlar.

 

 

Herkesin, herşeyin yanıp kül olduğunu, kim alan açıp rant beklentisi içinde ise yakanın yok edenin o ve yandaşları olduklarını söylüyorlar. Örnekleri var gösteriyorlar. Ülke tamamıyla bitmeden kendinize gelin, daha fazla geç kalmayın diye dikkat çekiyorlar. Yangında bile ötekileştirmeyin, topluma, mağdur olana insanlara eşit davranın diyorlar. Kimsenin geri zekalı olmadığını, olanı biteni gördüğünü, aptal yerine konulmaktan sıkıldıklarını söylüyorlar. Ne yapsınlar, sussunlar, yandaş medyanın yaptığı gibi olan bitene çanak mı tutsunlar? Seyirci mi kalsınlar?   

*

Sırada Şahan Gökbakar var. Çizdiği “Recep İvedik” karakteri ve yaptığı dizileriyle toplumun zaaflarını, cehaletini ortaya seren, arabesk işleri konu edindiği, sözde mizah yoluyla onları gündeme taşıdığı için de kendisini genelde “lümpen” gördüğümüz ve çoğu kez eleştirdiğimiz Şahan Gökbakar’ın yurt çapındaki yangınlar konusundaki duyarlılığını görüyor ve çığlıklarını duyuyoruz. Bu ortamda ona hak vermemek elde mi? “Doğruya doğru” diyoruz.  “Ülke yanıyor, alevler sardı etrafı. Müdahale gerek. Yardım gerek. Uçak gönderin, helikopter gönderin.” Diyen sesini duyuyoruz. Genelliyoruz. Recep İvedik’in canhıraş çığlıkları yankılanıyor kulaklarımızda. Gökbakar’ın sesi, giderek yükseliyor. Yurt üzre ses getiriyor. Dileriz yetkililerde duyar, uçaklar da duyar diyoruz. Faydasını geç te olsa görüyoruz.

 

Gökbakar da yalnız değil haykırırken. Onun dışında da pek çok ünlü, yangın yerlerine giderek yayın yapıyor ve anlık bilgi akışı sağlamaya, bilgilendirmeye çalışıyor. Konuya ilgi duyan ve dile getirenlerden biri de sinema ve dizi oyuncusu Mehmet Aslantuğ. Haklı olarak o da sorgulayan aklın gereğini yapıyor ve önlem alma konusunda yavaş kalanları, savsaklayanları eleştirerek, “Hesap soran bilinç neden ağrınıza gidiyor?” sorusunu soruyor.

Mehmet Aslantuğ, yetkililere seslenerek, “Yangın uçaklarımız ne gerekçe ile hangarda çürütülüyor?” diye soruyor.

 

Ünlü sinema oyuncusu, “Neden?” ortak parantezine alabileceğimiz soruları birbiri ardına soruyor, konuya ilgi çekmeye çalışıyor:

 

“Ormanlarımız tutuşabilir elbet, teröristin husumetinden, rantiyecinin tamahkârlığından, sıcaklıktan veya dikkatsizlikten; ama yangın uçaklarımız neden hangarda çürütülüyor? Neden?”

 

“Sel basabilir elbet, ama dere yatakları neden imara açılıyor? Neden?

“Deprem vurabilir elbet; ama neden hazırlık için gereği yapılmıyor? Neden? Nedenlerin ardı arkası gelmiyor. Duyarsızlık ve ihmal çok.

Ne yazık ki görünen köy kılavuz istemiyor. Üzülmek sadece  sanatçının görevi mi?

*

Gözlemci kişiliği ile toplumun nabzını elinde tutan, konulara nesnel yaklaşımları ile doğru tespitler yapan, örnekleyen, öneriler sunan Yılmaz Özdil, nerdeyse on gündür süren yangın felaketini sıklıkla konu edinerek, doğa yıkımını, halkın umarsızlığını dile getiriyor, “40 yıllık gazeteciyim, ben, böyle bir çaresizliğe tanık olmadım” diyerek, yurt çapındaki yangınlara yönelik tespit ve eleştirilerini sıralıyor:

 

“Eskiden orman yangınlarına asker de müdahale eder, söndürme çalışmalarına aktif biçimde katılırdı. Askerin katılmadığı bir orman yangınını ilk defa yaşıyoruz” diyor.

 

“Yangın söndürme çalışmalarına halk ve gönüllüler katılmasına karşın organizasyon eksikliği var. Hangi noktaya ne zaman, hangi ekibin müdahale etmesi gerektiğine kimse karar veremiyor. Var olan kısıtlı çabalar da böylece heba olup gidiyor” yorumunu getiriyor.   

 

“Her dem yeşil mazı bitkilerinin yandığını, dünya cenneti olarak gördüğü  

“Çökertme”nin kül olduğunu, civar köylerdeki hayvanların tahliyesinde büyük sıkıntılar yaşandığını, nakil araçlarına gereksinim olduğunu söylüyor.  

 

Yangın söndürme çalışmalarına canlarını dişlerine takarak yorgunluk bilmeden çalışan itfaiyecileri, ormancıları, gönüllü insanları gerçek birer kahraman olarak nitelendiriyor. Yangının yerleşim yerlerine ulaşmaması için adeta etten duvar ördüklerini, özveride sınır tanımadıklarını düşünüyor. “Bu insanlar, gerçekten kahraman.” Diyor.

 

Gördüklerini, yaşadıklarını “hazin bir tablo” olarak nitelendiren Yılmaz Özdil, “Bodrum'un Gökova körfezine bakan cephelerinin, Kisebükü, Mazı, Çökertme ve Ören bölgelerinin Halikarnas Balıkçısı'nın mavi tura çıkmak için izlediği güzergâh” olduğunu belirterek, “Buralar gerçekten yeryüzü cenneti, cayır cayır yanıyor.” Diyerek büyük üzüntüsünü dile getiriyor. Çevre bilinci ile hareket ediyor.

 

Balıkçıya yakıştırılan bir anektodu anımsıyorum. Balıkçı ölünce doğru cennete gitmiş. Orada sorduğu ilk soru “Benim Gökova’m nerde?” olmuş. Gökova çevresi yanıyor.

 

Bir turist rehberi olarak, oraların güzelliklerini, bilen biri olarak, yeşil orman dokusunun turkuvaz mavisi denizle buluştuğu güzellikleri bundan sonra uzun süre göremeyeceğiz, duygusuna kapılıyorum. Bunu yapmaya, ülkeyi bu hale getirmeye yetkisi ya da makamı ne olursa olsun kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum.

 

Yazar Özdil, Mumcular'da Kara Havacılık Eğitim Komutanlığı olduğunu anımsatarak, “Bu komutanlığın bir helikopter üssü olduğunu, üste Kara Kuvvetlerine ait 20-30 kadar helikopter bulunduğunu, orada beklediğini, bekletildiğini söylüyor.

 

Öneri olarak, yangın söndürme helikopterlerinde var olan ve “sepet” adı verilen aparatları (su tankları) bu helikopterlere monte edilip yanan yerlere taşınsaydı, belki yangınlar bu kadar büyümez, ormanlarımız içindeki canlılarla birlikte yok olmazlardı. Bir Özdil’in çizdiği bu resme, bu anlatılanlara bakalım, bir de sırtında su dolu plastik şişelerle gönüllü yangına müdahale etmeye çalışan insanın sıcak hava, ter demeden iyiniyetine, yurtseverliğine bakın ve karşılaştırın.

 

        

 

Çözümün çok boyutlu düşünülmesi gerektiği konusunda, olanakların duruma göre değiştirilmesi, savaş ortamında kimi fabrikaların silah üretmesi gibi konuların gündeme alınması konusunda hazırlıklı olunması gerek, anında harekete geçilmesi gerekir. Bunu gerekiyorsa helikopterlere sepet takılması anlamında katkı olsun diye söylüyorum.

 

Su sıkmayı çok iyi bilen tomalar, ulaşabildikleri yerlerde yangına su sıkarak ya da soğutma çalışmalarına aktif katılarak yardımcı olabilirlerdi, ama gözlemleyerek gördük ki, bu konuda da biraz geç kalınmıştır.

 

Toplumun nabzını elinde tutan bir yazar olan Yılmaz Özdil, günlerden beri yaptıkları uyarılara karşın olumlu bir sonuç alınamamış olmasından son derece üzgün olduğunu söylüyor. Eleştirmek hakkı değil mi?

 

Yangına birebir muhatap olan vatandaşlarımız Deniz Kuvvetleri Komutanlığımıza ait çıkarma gemileri marifetiyle bulundukları bölgelerden daha güvenlikli bölgelere tahliye edilmeye (boşaltılmaya) çalışılıyor. Jandarma ve zabıta da yardımcı oluyor. Her anlamda iş birliği yapılması kadar uygun davranış olabilir mi? Bunları her aşamada görmek istiyoruz.

 

Atıl durumdaki THK uçakları

 

Nerede ve nasıl biteceği bilinmeyen sonu belirsiz korkunç bir senaryo bu. Milletin anasını ağlatmak için yazılmış ve kurgulanmış, uygulamaya konulmuş bir senaryo. Yazanın da, neden olanın da, cayır cayır yakanın da başı dertten kurtulmasın. Yaktığı ateşlerde yansınlar kendileri. İçten dileğimizdir.

 

Sirenler bizim için çalıyor. Duyan var mı? Telaş, üzüntü, yas, acı, elem ve keder her yerde. Vatan yanıyor, susmaya devam mı edelim? Yazgı deyip tevekkül mü edelim, yok sa şahlanıp kalkalım, büyük yangının küllerinden yeniden mi doğalım, ne dersiniz? Ben bu köşeye kültür sanat sayfasına bu yazıyı neden koydum. Kültür ve sanat uygun ortamda yapılır, ortamı hazırlarken sanatçılara kulak verelim istedim. Nedeni odur.

 

Yavuz Ali Sakarya

9 Ağustos 2021, istanbul   

 

Sanatçılarımız güzel işler yapmaya, örnek olmaya, uyarmaya, topluma yol göstermeye devam ediyorlar. Aralarında müziği ile ormanları koruyan Fazıl Say var. “AHBAP” derneği ile Kazakistan’dan geniş su deposu olan 1 helikopter kiralayan Haluk Levent ve arkadaşları var. Halkımız var. Onların güzel yürekleri var. Her dem yurdun esenliği için çarpan. Gururumuz onlar bizim. 

   

 

 

    

 

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok