Antalya
17.07.2021
A

 

“Suya Yazılan”, ünlü müzik adamı, ülkemizin dünya çapında tanınan ve takdir edilen sanatçısı, kültür ve sanat elçisi Fazıl Say’ın, “Uçak Notları”, “Yalnızlık Kederi” ve “Akılla bir Konuşmam Oldu” adlı üç kitabının ardından, ellinci yaş  armağanı olarak yayımladığı, okurları ile paylaştığı dördüncü kitabı. Sanatçı, aklını, ruhunu, kalbini ve anılarını yansıtıyor bu kitabında. Baştan sona bir içtenlilk, insana dokunuş ve görgü ve bilgi paylaşımı var kitapta. Hemen her satıra sinmiş bu yalın ve samimi anlatım.   

 

Giriş yazısında,sözlerine ek bölümünde sürekli kendisi ile yüzleşen Fazıl Say, “Hoşgeldin elli yaşım” diyor. Anılarını, müziksever  okurları ile paylaşmanın tadını çıkartıyor gönlünce.

 

Fazıl Say’ın müzik yeteneği konusunda sıradışı yetenekli olduğunu, kusursuzu arayan mükemmeliyetçi yapısını bilmeyen yok. Kitap boyunca kendisi de büyük bir özgüven içerisinde bunu defalarca dile getiriyor, pasaportunu taşıdığı tek ülke Türkiye’ye ve Türk insanına, sevdiği saydığı halkına, yaşadığı dünyaya ve hayata borçlu olduğunu düşünüyor. Borcunu ödemeye devam ediyor.     

 

Fazıl Say’ın bence çok verimli geçen ve müziğe adanmış elli yıllık yarı ömründe  (Sanatçı, yüz yaşına kadar yaşamayı ve hep üretmeyi düşlüyor. YAS) kitapları dışında bugüne kadar yaptığı, yorumladığı 50 CD kaydı var. Yarım asırda bestelediği 85 müzik eseri var. (Karantina günleri nedeniyle bu sayı 95e çıkmış. Durmak, dinlenmek bilmiyor. YAS) Beğendiği, çalınırken zorluk derecelerine göre eserlerine kendisinin 5 ten 10 a kadar notlar verdiği, sürelerini belirttiği çok sayıda güzel ve özgün eserden söz ediyor sanatçı. Kitaptan anlıyoruz ki, hiç te kolay değil, Fazıl Say ayarında sanatçı olmak. Nerdeyse 24 saat yetmiyor kendisine. Zaman, ona sürekli “Üret” diyor. O da gecesini gündüzüne katarak habire üretiyor.       

 

Sıradan bir ailenin sıradan bir çocuğu değil o. Babası gerçek bir aydın. Çalışkan ve üretken Ahmet Say. Katıksız bir yurtsever. Oğluna, Anadolu’ya gidip, her yerde çalmasını (müzik yapmasını) öğütleyen, ülkenin her alanda aydınlanması için herkese görev düştüğünü söyleyen, sürekli ona vurgu yapan örnek bir baba. Eczacı olan annesi Gürgün Say, toplumsal ve bilimsel kitaplar yazan duyarlı bir Türk kadını. Barışcıl, aydın ve yönlendirici tavrıyla tanınıyor. Böyle bir aile ortamında yetişmiş Fazıl Say. Yetişmesi için ortam uygun kısacası.    

 

Umut senfonisinin bestecisi o. İçinde bulunduğumuz zorlu koşullara karşın geleceğe dair hep olumlu düşünüyor. Hep umut besliyor. Umudunu kesenlere, karamsar olanlara önerileri var. Sağlam ve tutarlı.  Onlara kulak verelim isterseniz.

“Önce memleket iyi bir yere varsın, sonra biz de iyi oluruz” diyenlere itiraz ediyor ve arkasını şöyle getiriyor: .   

“Önce kendiniz iyi yerlere varmak zorundasınız, emek ile, çalışmak, yaratıcılık, beyin ve ruh ile. Bütün iş size düşüyor, İşin kolayına kaçmak yok. Aynaya bakın, iyiden yana hayatlarınızı gözden geçirin. “Ben ne yapabilirim?” diye sorun kendinize. Mücadeleye başlayın. Kendinizi ilerleterek ilerleyin.”

 

Say’ın  bu haklı çözüm önerilerine kim karşı çıkabilir ki? Ülke bizim ülkemiz, onu kurtaracaksak, kendimizden başlayarak biz kurtaracağız. Elden yardım dilenmeyeceğiz, başkasına güvenmeyeceğiz.

 

“Suya Yazılan” başlıklı kitap içinde yeri geldikçe Fazıl Say’ın anıları, başından geçenler, gözlemleri ve değerlendirmeleri de yer alıyor. Piyanoyu sokmak için yıkılan duvarlardan, yıkığı göstermemek için önüne konan Türk bayrağı ve Atatürk posterlerinden, konseri sabote etmek adına defalarca kesilen elektriklerden, üretilen çözümlerden, ormana taşınan pianodan söz ediyor. Anılan kitabı okuyun, göreceksiniz. Pek çok konu ilginizi en azbenim kadar çekecek.    

 

Ben, sadece buraya uzun yıllar Antalya’da kültür ve sanatı yönlendiren, aynı zamanda Fazıl Say’ın da menajerliğini yapan  Kadir Dursun arkadaşımızdan söz ederken değindiği bir etkinliği gündeme getirmek istiyorum. Bu olaya birebir ben de tanık oldum. Konser günü ben de Aspendos antik tiyatrosunda binlerce  Fazıl Say hayranı müziksever arasında idim. Eşimle ve arkadaşlarımla beraber. Heyecan verici günü hep birlikte yaşadık. Nazım’ı anmak, Fazıl’ı dinlemekti  maksadımız. O tarihi olaya bir biçimde tanıklık etmekti.     

 

 

Bu olayı, Fazıl Say, okumanızı önerdiğimiz kitabında “Nazım’ın Işığı Aspendos’u aydınlattı” başlığı ile, bir başka elektrik kesintisini anlatarak şöyle dile getiriyor:  “2004 yılı Haziran ayında Aspendos Antik Tiyatrosu’ndayız. O zaman 34 yaşındayım. Sıcak bir Haziran gecesi, “Nazım Oratoryosu”nu seslendireceğiz.  

Genco Erkal, Zuhal Olcay, Bilkent Orkestrası, koro, solistler ve ben.

Ve Fazıl, o dönemler henüz küçük olduğu için –Burgazada konserinde mevzubahis boykotta olduğu gibi –henüz hedefteki adam değil. Hedefteki adam belli. Nazım Hikmet. O tarihte, karanlık gerici zihniyetin hedefinde oluşunun neredeyse 75. yılında zaten.

 

Oratoryonun yarısına geldik, kız çocuğu söyledi ve pat diye elektrik gitti. O dönem ki menajerim Kadir Dursun, jeneratörü devreye sokturamıyor. Mümkün değil, kablo priz yetişmiyor. Buhran bir durum. İçerisi zifiri karanlık. Beş bin seyirci, iki yüz sanatçı bekliyor. Ses gitti, ışık gitti, Kadir, çırpınıyor, Durduk kaldık, her şey, o an bitti. Ses sistemi olmadan  çalarız, çalmasına, ama karanlık kardeşim. Orkestra, notaları göremiyor, orkestra (önünde nota olmadan) ezbere çalabilir mi?

 

Ben, beklerken birkaç halk türküsü çaldım, seyirciler beraber söyledi. Hala bekliyoruz. Yok! Jeneratörü de çalıştıramıyoruz. Elektirk de gelmiyor. Sabote ediliyoruz. Nazım, yine sabote ediliyor!

 

Sonra Şef İbrahim Yazıcı’nın aklına şahane bir fikir geldi. O gün orada, konseri görüntüleyen altı ya da yedi kameraman vardı. Hepsini yanına çağırdı. Kamera ışıklarını yakıp, müzisyenlerin notalarına fener ışığı yapmalarını rica etti. Bir anda tekrar nota okuyacak ışığımız olmuştu. Yirmi dakika daha akustik olarak çalmaya devam ettik.

 

Genco Erkal, “Vatan Haini”ni ses sistemi olmadan gümbür gümbür haykırdı! İnanılır gibi değildi. Ve geldik eserin sonlarına. Solistim Zuhal Olcay, tam “Memleketim” diye söylemeye başladı, işte tam o an elektrik geldi. Ah memleketim Ahh!” (Ülkenin onuru olan sanatçılara, yaşam boyu ülkenin esenliğini düşünen, ona güzellikler yakıştıran sanatçılara  “Ah memleketim ahh” dedirtmek  kimsenin hakkı olmamalı. Bu işe siz ne dersiniz? YAS)    

 

Nitelikli müzikten yanadır Fazıl Say. Kendini geliştirirken işin özüne inerek incelemiştir her tür müziği. O, “Aşık Veysel de müziktir, Zeki Müren de.” der ve yan tutmadan, nitelikten (kaliteden ) asla ödün vermeden, gerçek müziğin hakkını müziğe vererek yapar değerlendirmelerini. Kendisi önyargılı değildir. İnsanların da önyargılı olmalarını istemez.

 

 

Tarkovski ile aynı görüştedir. “Dünya mükemmel olmadığı için sanat vardır” düşüncesindedir. Sanattan, sanatçıdan mahrum bir ülkenin, övüneceği, gurur duyacağı bir şey olmadığna inanır. Gece gündüz verdiği çaba, hep bu uğurda verilen çabalardır.Yorucu ama yerinde çabalardır.

 

O, laik, Atatürkçü, demokrasi düşkünü bir bir ailenin bireyi olarak Türkiye’nin bugünlerde çok zorlu günler yaşadığını düşünmektedir hepimiz gibi.

Bugünlerde tüm dünyada bize karşı bir rüzgar estiğinin farkındadır. Batı dünyasında ülkemize karşı oluşturulan kötü algıya üzülmekte, onu tek başına da olsa, değiştirmeye gayret etmektedir. Zor zamanlarda, sıkıntıya düştüğü anlarda, hayatını adadığı müziğe sığınmakta, pianosu eşliğinde yaptığı müzikte ve bestelerde teselli aramaktadır. Beste yapmayı bir çeşit meditasyon, saymaktadır. Müzük sayesinde ruhunun dinlendiğini duyumsamaktadır.

 

Bir cumhuriyet çocuğu olarak Fazıl Say, çağdaş cunmhuriyetin kurucusu ve koruyucusu Atatürk’e Türk toplumunun  gönenci için yaptıklarından dolayı minnet borçludur.

“Ya Atatürk olmasaydı!” başlığı altında düşüncelerini şöyle açıklamaktadır:

“Atatürk’ün dünyada hayranlık uyandıran en önemli özelliği, Türk insanının dünya yarışında var olması için yaptıklarıdır. Kültür- Sanat alanında, bilimde, sporda, kurumlarda ve aklınıza gelebilecek daha pek çok konuda yaptıkları bir gelişim devrimidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında olağanüstü bir gayretle kültür-sanat alanında yaptıkları sayesinde ben varım. Bu benim Atatürk’e müteşekkir olduğum bir konudur.

 

1940’larda harika çocuk İdil Biret, tüm yokluğa ragmen, Milli Eğitim Bakanlığı’nın gayretleriyle Paris’e öğrenim görmeye yollanmasa, sonrasında Biret dünyanın takdir ettiği bir müzisyen olmasa, bizler küçük yaşlarımızdan itibaren onu dinlemememiş olsak, ailelerimiz referans olarak Biret’i bilmiyor olsa, Biret dışında birkaç iyi müzisyenin de yıldızı parlamamış olsa ne olurdu? Türkiye’de operaların, tiyatroların, orkestra kurumlarının var olması akıl edilmemiş olsa, ya da 20. Yüzyıl Türkiyesinde edebiyat ve diğer sanat alanlarında oldukça enteresan kişilikler var olmasa, eserler verilmese, siz söyleyin, 1970’lerde beş yaşındaki Fazıl ve anne babası nasıl bir yol çizeceklerdi? Ne yapacaklardı? Referansları ne olurdu?”

 

 

Yazı devam ediyor, ama hepsini buraya alacak değilim. Yazının sonunu Fazıl Say şöyle tamamlıyor: “Atatürk, (yurt dışına öğrenim görmek üzere gönderdiği, kıvılcım olarak gönderiyorum, alev topu olarak geri dönecek ve ülkeye hizmet edeceksiniz dediği) bu sanatçıların (ve bilim adamlarının) hiçbirine “Batıyı taklit edin” dememiştir. Buradaki felsefe şudur: Batının gelişmiş tekniklerini öğrenin, ama Türk olarak da hep özgün kalın. Bir sentez yaratın.” Fazıl Say, işte bu anlayışın özüdür, somut, etiyle kemiğiyle, aklıyla, ruhuyla müziğe yansımış, kültür ve sanata adanmış  örneğidir.       

Yapıcı eleştiriden yanadır Fazıl Say. Eleştirmeyi de eleştirilmeyi de göze alır. Eleştirilmenin insanı geliştirdiği inancındadır.

Kültür ve Turizm Bakanlıklarının ilişkili görünseler bile ayrı konulara yoğunlaştıklarını, ikisinin aynı çatı altında olmak yerine ayrı bakanlıklar olarak ayrılmaları, ayrı yapılandırılmaları gerektiğine inanır.  İçten düşüncesi budur.

 

Şairleri yazarları tutuklu olan bir ülkede devlet sanatçılığı gibi bir kavramı asla kabul etmez, böyle bir uygulamayı içine sindiremez.  

 

Fazıl Say, doğal olarak yorgundur, yılın yaklaşık 300 gününü yollarda geçirmektedir. Yıl boyunca yurt içinde ve dışında verdiği konser sayısı 100 ile 200 arasında değişmektedir.    

 

Sanatçının belli ilkeleri vardır. Dışardan müdahalelerle karşılaştığı için, objektif (nesnel) değerlendirme yapmakta zorlandığı için yarışma jürilerinde görev almayı sevmez, kamu yararına olmadıkça istemez.

 

Yeteneksiz biri  ile iş tutmaz. İlkelidir. Ödünsüzdür. Bir biçimde yetenek avcısıdır. Yetenekli gençleri keşfetmek, onları sanat dünyasına kazandırmak için        

Çaba gösterir. Ders verir, destek verir. 

 

 

İnsandır, onun da her insan gibi pişmanlıkları vardır. Örneğin, arkadaşı ünlü viyolacı Ruşen Güneş’e ithaf etmek üzere viola için bir beste yapmak ister. Besteyi gecikmeli de olsa yapar,  ama sevgili arkadaşı adına, anısına yapılan besteyi görmeden, çalmadan aramızdan ayrılır.  Beste konusunda geç kalmanın üzüntüsü içine oturmuştur Fazıl Say’ın.     

 

Büyük, güzel ve anlamlı hayalleri de vardır Fazıl Say’ın. Bunlardan biri , “Türk Çağdaş Piano Müziği Günleri ” düzenlemektir. Bir diğeri, “SAY Vakfı” kurmaktır. Bu konuda yolun yarısına geldiğini düşünmektedir. Yolun açık olsun, işlerin rast gitsin, diyoruz.    

 

Kitabının sonunda Fazıl Say, dünyasına bir biçimde ortak olan herkese sevgilerini sunarak veda etmektedir. Müzikseverler olarak, Fazıl Say hayranları olarak ikinci elli yıllık yaşamında usta müzisyene, sıradışı besteciye tüm beklentilerinin gerçekleştiği, sağlıklı güzel bir ömür diliyoruz. “İyi ki varsın. Ülkemizin dünya çapında yüzakısın. Örnek bir sanatçısın.” Diyoruz. Çok sayıda beste ve kitapla yüzüncü yaşını da görsün, istiyoruz. 

Yavuz Ali Sakarya

12 Temmuz 2021, Maltepe-İstanbul

 

(*) “Suya yazılan”,  dünyaca ünlü pianistimiz Fazıl Say’ın son kitabının adıdır. Yazarı tarafından her ne kadar “Suya Yazılan” olarak nitelense de  aslında kitap, müzik adına, kültür ve sanat adına, sanatçı sorumluluğu adına geçici değil, kalıcı, yol gösterici görüş ve düşüncelerle dolu bir yazılar bütünüdür. Fazıl Say, müzikte gösterdiği sıradışı ve olağanüstü performansı, bu kez anıları, güzel yazıları ve yol gösteren düşünceleri ile de göstermektedir. Kendisi yazılanların iz bırakmadan silinip gideceğini o nedenle adını “Suya Yazılan” koyduğunu söylese de öyle olmadığını biliyoruz. Kitap adı için sanatçıya saygı duyuyoruz, ama ilk düşündüğü ad olan “Yolun Yarısı” adının belki de daha uygun olduğunu düşünüyoruz. Bunu burada tartışmanın artık bir anlamı da yok biliyoruz. Kitabı okuyun, tadını çıkartın diyoruz. YAS  

Son Söz: Anadolu bozkırında binbir zahmetle, binbir emekle açan bu nadide çiçekleri, soldurmayalım, sanat soluyan insanları üzmeyelim, daha uzun süre üretmeleri için ne yapılacaksa onu yapalım. Bilelim ki Fazıl Say’lar kolay yetişmiyor.  

 

 

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok