Antalya
13.09.2020
A

 

* İzolasyon zamanlarında izlediğim en iyi dizi (elbette yine sübjektif olarak) “Robert Redford’s West” oldu. ABD’nin kanlı ve tartışmalı tarihine; yerli katliamlarına, erken dönemin efsane soyguncularına ve yıllardan bu yana “Vahşi Batı “söylemiyle mitleştirilen puslu bir döneme bu denli objektif bir bakış insanda hayranlık uyandırıyor. Custer, Billy the Kid, James Kardeşler, Wyatt Earp gibi tarihi figürleri resmi söylemin uzağında ve yarı belgesel bir bakışla masaya yatıran bu mini diziyi, tarih tutkunları ve benim gibi Western hayranlarına tavsiye ediyorum.

* Aynı günlerde bir solukta okuduğum romanların başında Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Sodom ve Gomorre”si geliyordu. İşgal yıllarının İstanbul’unda, saray eşrafından varlıklı bir aileyi merkezine alan eser; bir tarafta direniş ruhu, diğer yanda yılgınlık ve işbirlikçilik arasında gidip gelen figürleriyle asla ıskalanmaması gereken bir eser. “Yaban” dışında adı çok da anılmayan Yakup Kadri’nin günümüz kuşakları tarafından keşfedilmesini diliyorum.

İkinci kitap önerim ise, en büyük hayranlarından olduğum çizgi roman kahramanı “Mister No”. Serinin İtalyan yaratıcıları, yayınına son verdikleri efsanevi ismi yeniden diriltirken, ana öyküde büyük bir revizyona gittiler ve No’yu Vietnam’a yolladılar. Tüm zamanların en serseri ruhlu, başına buyruk pilotunun sıfır kilometre “Devrim” başlıklı maceralarının -üstelik renkli olarak- Lal Kitap tarafından yayınlandığını hatırlatayım. 

* Christopher Nolan’ın merakla beklediğim ve katı kurallarımı bozarak sinemalara dönmemi sağlayan son filmi “Tenet” hakkında uzun uzadıya yazacağım; ama içinden geçtiğimiz yabancılaşma döneminin etkilerini de hesaba katarak, filmin beklentimin altında kaldığını söyleyebilirim. Kanımca dikkate değer olmakla birlikte en büyük artısı biçimselliği olan bu yapımdan bir modern klasik çıkmayacak.

Söz klasikten açılmışken; pandemi günlerinde, tamamen öznel bir bakışı yansıtan ve Stanley Kubrick hariç her yönetmenin yalnızca bir filmine yer veren “Sinema Tarihinin En İyi 100 Filmi” listemi yayınlamış ve “başka zaman olsa, ortaya başka bir sonuç çıkardı” demiştim. Geçenlerde çalışmama yeniden göz gezdirirken, “ne çok filmi dışarıda bırakmışım” diye hayıflanmaya başladım. Bu örnek, “en” ile başlayan listelerin beyhudeliğini bir kez daha kanıtlıyor. Sanat, ucu bucağı olmayan, yeni keşiflere açık, sonsuz bir mecra ve kısacık yaşamlarımıza sığmayacak kadar geniş bir alanı kapsıyor. Listelere aldırmadan yeni şeyler keşfetmeye devam etmek en güzel galiba.

* Geçen haftaki yazıda içe dönüşlerin nostaljik sonuçlarından söz etmiştim. Tam da bu bakışa uygun olarak, arabada dinlemek üzere bir 80’ler CD’si hazırladım. Güne “Eye of the Tiger” ya da “The Final Countdown” ile başlamak, Steve Wonder’ı, Scorpions’u, Top Gun’ı unutulmaz kılan “Take my Breath Away”i yeniden anımsamanın ruhuma çok iyi geldiğini fark ettim. Sırada bizim 80’lerimiz var. Ümit Besen’in “Okul Yolunda”sı, Cengiz Kurtoğlu’nun “Unutulan”ı, Ferdi Özbeğen’in “Ağla Halime”si ve elbette Tanju Okan, Yıldırım Gürses… Bütün bunlar kulağa garip gelse de, “içim(iz)deki sazlar başka, söz başka” idi o zamanlar…

* Altın Portakal mevsimi geldi, çattı. Bakalım dünün “danışmanının” bu kez yarışmacı olduğu, Jüri Başkanı’nın çektiği son filmle başka bir festivalde yarıştığı, ulusal filmleri değerlendirecek seçici kurulun sadece beş isimden oluştuğu şenlikte bizi daha neler bekleyecek?

Gelecek hafta, hazırlıkları uzunca bir sürece yayılan ve şu an baskı aşamasında olan Antalya merkezli yeni bir sinema kitabının müjdesini vereceğim. Yazının sonunda Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Muhittin Böcek’e bir kez daha “acil şifalar” diliyor ve Başkanımızı en kısa zamanda sağlıkla aramızda görme isteğimizi yinelemek istiyorum.   

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok