Antalya
14.05.2020
A

 

Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılının sonlarına gelindiğinde I. Dünya Savaşı'ndan mağlup ayrılmış, Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak dağılma sürecinin sonuna gelmişti. Hasta adam olarak nitelenen Osmanlı; imzaladığı ateşkes ile boğazların hâkimiyetini, yeraltı kaynaklarının kullanım haklarını ve donanma ile ordu üzerindeki tüm emir haklarını İtilaf Devletleri'ne devretmişti.

Mondros Ateşkes Anlaşması'nı takiben İzmir Yunanlar, Adana Fransızlar, Antalya ve Konya İtalyanlar tarafından işgal edilmişti. Bunların yanında Urfa, Maraş, Antep, Merzifon ve Samsun'a İngiliz askerleri çıkmış, İstanbul'da ise Kraliyet Donanması demirlemişti.

Bu işgale bir tepki olarak da Türkler tarafından, Trakya-Paşaeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, Vilâyât-ı Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti, Redd-i İlhak Cemiyeti gibi cemiyetler kurulmuş ve işgali sonlandırmanın çareleri düşünülmeye başlanmıştı.

Bu dönemde tüm Osmanlı topraklarında olduğu gibi Samsun'da da işgalciler ile Türk halkı arasında silahlı çatışmalara yaşanmaya başlamıştı. Bunun üzerine  İtilaf Devletleri, Osmanlı Hükümeti’ne bir nota vermiş ve bölgedeki karışıklıkların giderilmesini istemiş aksi halde Mondros Ateşkes Anlaşması'nın 7. maddesinin gerekçe gösterilerek bölgenin işgal edileceğini beyan etmiştir. Dönemin Harbiye Nazırı Abuk Ahmed Paşa ile Sadrazam Damat karışıklıkların giderilmesi görevi için Mustafa Kemal'i uygun görmüş, kendisine bu görev bildirilmiş ve görevi Mustafa Kemal’in kabulünden sonra, kendisine 9. Ordu Müfettişliği verilmiş, görev yetkilerinin bulunduğu ferman imzalanmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, kaleme aldığı Nutuk adlı eserinin MÜFETTİŞLİK GÖREVİM adlı bölümde; ‘‘Bu geniş yetkiyi, beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak amacıyla Anadolu’ya gönderenlerin bana nasıl verdiklerine şaşabilirsiniz.’’ demektedir. Ayrıca Mustafa Kemal bu fermanda bulunan bazı açıklamaları bizzat kendisinin yazdığını belirtmektedir.

Müfettişlik görev ve yetkilerinin yer aldığı fermanın görevleri içeren maddeleri kısaca şu şekildedir: Bölgede düzenin kurulması, yerleştirilmesi ve olayların sebebinin araştırılması. Bölgede varlığı söz edilen silah ve cephanelerin toplanarak Osmanlı depolarına yerleştirilerek korunması. Bölgede yer aldığı iddia edilen Türk direniş topluluklarının dağıtılması.

Ayrıca fermanda Mustafa Kemal'in 3. ve 4. kolordular ile; Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara ve Kastamonu illerinin kolordu komutanlarına doğrudan emir verebileceği yetki açıklamaları arasında yer almaktadır. Bu ferman ile 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal, Anadolu coğrafyasının tüm doğu kısmına emir verebilecek rütbeye erişmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’un BENİM KARARIM adlı kısmında görevi kabul edişinin ardındaki düşüncelerini şu şekilde kaleme almıştır;

“Osmanlı ülkeleri bütünüyle parçalanmıştı. Kurtuluş için üç yol düşünülüyordu; İngiltere’nin koruyuculuğunu istemek, Amerika’nın güdümünü istemek, üçüncü karar bölgesel kurtuluş yollarıydı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son durum, bunun da paylaşılmasını sağlamak için uğraşılmaktan başka bir şey değildi.’’  Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükûmet, bunların hepsi anlamını yitirmiş birtakım anlamsız sözlerdi.

Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu? Öyleyse sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi? Baylar, bu durum karşısında bir tek karar vardı.

O da ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak. İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.

YA BAĞIMSIZLIK YA ÖLÜM (Nutuk’tan)

Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şu idi: Temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve saygın bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun ulus, uygar toplumlar karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kolaycılığını istemek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlük ve beceriksizliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten de aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.

Oysa, Türkün onuru, kendine güveni ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.

Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm!

İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır. Bir an için bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uygulanacağını düşünelim. Ne olacaktır? Tutsaklık.

Peki, efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı?

Mustafa Kemal Atatürk, 20 Ekim 1927 tarihinde kaleme aldığı Gençliğe Hitabesinde belirtmiş olduğu gibi;

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

            Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

            Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde iktidara sahip olanlar, gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakruzaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

            Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

                                                                                                                                                Mustafa Kemal Atatürk

 

Aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olmasına rağmen, Türkün İstiklalini kurtarmak uğruna, içinde bulunduğu olumsuz imkân ve şartları düşünmemiş;  bir ulusun kendi küllerinden yeniden doğuşunu Türk Yurdunun gerçek sahipleri olan Anadolu Halkı ile gerçekleştirmek amacıyla, 19 MAYIS 1919’da SAMSUN ‘a çıkmıştır.

Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ; "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’’ Diyerek, güçlü bir asker olmasının yanında bilinçli bir devlet adamı olarak, 29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilecek olan Türkiye Cumhuriyeti’ni çok güçlü temellere oturtmayı ve yapılandırmayı amaçlamıştır.

Atatürk’ün kurmuş olduğu Cumhuriyet’te; Egemenlik monarşi yönetimlerinde olduğu gibi tek kişinin, Oligarşi yönetimlerinde olduğu bir zümrenin elinde değildir. Cumhuriyet yönetim sisteminde; halk kendi seçtiği insanlarla temsil edilmekte, halk dolaylı olarak kendi kurallar koymakta ve kendi kendisini yönetmektedir. Atatürk ne olursa olsun bu kaidenin kesin olarak değişmeyeceğini de "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!" diyerek belirtmiştir. Bu söz meclis duvarlarında yazılı olmasının yanı sıra Anayasamızın 6. maddesinde de yer alarak devletimizin temelini oluşturmaktadır.

Paylaş
ETİKETLER:
Yok