Antalya
13.04.2020
A

Bütün resmi kurumların ve resmi kişilerin adeta “padişahım sen çok yaşa” düsturu ile adım attığı ve açıklamalar yaptığı “tek adam yönetimi” kısa bir süre içinde içler acısı hale geldi.

İdare, yargı ve yasama çoğunluğu saraydan gelen işarete göre hareket ederken, istişare ve tavsiye için oluşturulan göstermelik kurullarda yer alanların, onur ve saygınlıklarının hiçe sayılmasına rıza gösterdiklerine şahit olduğumuz bir dönemden geçiyoruz.  

Oysa günümüz koşullarında her toplumsal sistemde iktidar-muhalefet, merkezi yönetim-yerel yönetim, bütün kamusal kurumların esas olarak toplumun iyilik halleri için var oldukları kabul edilir. Tek tek her yurttaşının güvenli ve sağlıklı koşullarda yaşamlarını sürdürmeleri, gelecek güvencelerini sağlamaları onların öncelikli amaçları arasında olduğu söylenir. Siyaset unsurları bu amaçla politika üretmekle mükellef olduklarının altı çizilir. Böylece toplum, kendisini temsil hakkına sahip olanlara bu amaçla rıza gösterecektir. O nedenle bu rızanın, iktidar çevrelerinin zaafiyetleri, kendi aralarındaki çekişmeler nedeniyle kötüye kullanılmaması gerektiği son derece açıktır. Hele hele hayati tehlikelerin baş gösterdiği salgın hastalık gibi ayrıcalıksız herkesin hedef olduğu, korunma yöntemlerinin herkes için uygulanmasının kaçınılmaz olduğu olağanüstü koşullarda yaşanan bu yönetim krizleri, bilim dışı uygulamalar ve keyfi kararlar pek çok insanı canına kast etmekle kalmayacak, toplumu bir arada tutmanın koşullarını da ortadan kaldıracak nitelikte olduğuna göre yanlış karar verenler sorumluluğu üstlenmelidirler. 

Gelin görün ki, bu hafta sonu sokağa çıkma yasağı etrafında yaşananlarla, tek adam yönetiminin bu tanımlamalara uygun olmayan iç yüzü iyice açığa çıkmış oldu. 

Bugünlerin gündemi olan pandemi için oluşturulan Bilim Kurulunun salgın hastalığın yayılımının önlenmesi, karantina koşulları vs. konularda aldığı kararlar açıklanmıyor. Cumhurbaşkanın bilim kurulunun hangi kararlarına neden uymadığı bilinmiyor. Bilim kurulunda yer alan bilim insanlarının konuşmaması, kuruldan ayrılmaması için maddi ve manevi baskı altında tutulduğu düşüncesi giderek yaygınlaşıyor.

Bu koşullarda açıklanan büyükşehir belediye yönetimi olan iller ve Zonguldak’ta hafta sonu sokağa çıkma yasağının cumhurbaşkanı talimatı ile uygulamaya konulduğu İç işleri Bakanı tarafından ifade edildi. Cumhurbaşkanlığınca bu kararın bilim kurulu tavsiyesi ile alındığı belirtildi. Çok çeşitli çevrelerden hatta bilim kurulundan bile itirazlar yükselmesi üzerine İç işleri bakanı önce öngörüsüz davrandığını kabul ederek sorumluluğu üstlendi ve istifasını açıkladı.

Bu istifanın iki anlamı olabilirdi, ya cumhurbaşkanını yıpratmamak veya ona meydan okumak. Her iki durumu da destekleyen emareler var. Ama şurası açık ki iktidar yanlısı kamuoyunda İç işleri bakanını güçlü bir sahiplenme yaşandı. Cumhurbaşkanı istifayı geri çevirdi. Böylece Soylu daha da güçlü bir şekilde yerini sağlamlaştırmış oldu.

Kendi kamuoyu önünde esas yıpranan, önce ortada bıraktığı ve istifa etmesine neden olduğu S.Soylu destekçilerinin baskısı ile istifasını geri çevirmek zorunda kalan, Cumhurbaşkanı oldu.

Bu gelişme, tek derdi kapital düzenini ayakta tutarak bundan nemalanmak isteyen siyasal İslamcı tek adam yönetim anlayışının toplum yararına hareket etmesinin mümkün olamayacağını ortaya koydu. Zira on binlerce insanın sağlığının riske atıldığı vahim bir karar sonucu, siyasi etik bir kez daha ayaklar altına alınırken, tercih edilen tutum siyasi mevzilerde gedik açılmamasıydı.   

Kendi dışındaki çevrelere yasakçı ve ceberrut yaklaşımlarında sınır tanımayan, toplumun büyük bir çoğunluğunu açlık sınırı altında yaşamaya zorlayan, pandemi günlerinde dahi, yurttaşlarını içinde bıraktığı ölümcül koşulları dert etmeyen bu yaklaşım, kendi iktidarının sürekliliği adına her yolu mübah gördüğüne hiçbir kuşku bulunmuyor.

Ekonomik ve siyasi kriz ile toplumu yönetememe hallerinin derinleştiği bu sürecin diyanet fetvalarıyla, imam hatip ajitasyonlarıyla geçiştirilmesinin mümkün olamayacağı son derece açık.    

Pandemi önlemlerinin uygulanmasında kendinden menkul kararlarla ortaya çıktığı gibi merkezi yönetim kendisine muhalif yerel yönetimleri de devre dışı bırakmak istemektedir. Bağış toplanmasından maske dağıtımına kadar her konuda yaşanan ikilik, merkezi yönetiminin tekçi ve anti-demokratik yönetim tarzının bir sonucudur.

Yerel yönetimlerin aş evlerinin hesaplarına kadar bloke konularak, bağış yapılmasının engellenmek istenmesi de, merkezi yönetimin maksatlı hareket ettiğinin açık göstergeleridir.

Merkezi yönetiminin kayıtsız şartsız kendisine tabi olunmasını arzu eden anlayışı hayra alamet değildir. Zira yansıtmak istediğinin aksine her derde deva, her soruna çözüm geliştirme kapasitesinin olmadığı her geçen gün eriyen kendi tabanınca da bilinmektedir. Kasaba kurnazlığını aşmayan dil cambazlığı ile kamuya ait malı mülkü har vurup harman savurmaktan öte mahareti olmayan bu siyaset anlayışının, denizi tükettikçe, kamu otoritesine daha sıkı sarıldığı, yasaklar ve kısıtlamalarla, bütün bir toplumun daha da yoksullaşması pahasına artırılan vergiler ve cezalarla ayakta kalmaya çalıştığı kimsenin sırrı değildir.

O nedenle beslenme kaynağı olarak kullandığı yerel yönetimleri şimdilerde devlet içinde devlet olmakla suçlaması, bağış ve gelir kanallarını kapatması, pek çok yetkisini merkeze taşıması boşuna değildir. Sit alanlarının bile yapılaşmaya açacak, maden aramalarına imkan sağlayacak yetkilerle merkezi yönetime hareket alanı açmak doymak bilmez bir iktidar açlığının tezahürleridir.

Sorun şudur ki bu denli fütursuzluğunun esas kaynağı toplumcu ve kamucu muhalefetin örgütsüz olmasıdır.  Bu olağanüstü günlerde yaşanan sosyal, siyasi ve ekonomik eşitsizliklerin, ayırımcı uygulamaların esas nedeninin tek adam yönetiminin korumak istediği eşitsizlik ve ayrımcılık üreten küresel sermaye düzenine olan bağımlılığımızdan kaynaklandığı konusunda tereddüt bulunmamaktadır.

O nedenle toplumun çok geniş bir kesimini teşkil eden dar ve sabit gelirlilere, işsizlere, dezavantajlı gruplara ve işinden gücünden edilen çalışanlara yönelik önlemler, ölümü gösterip sıtmaya razı edecek derecede arkadan gelen, yetersiz, belirsiz nitelikler taşıyor. Hatta kısa çalışma ödeneği ile yasada tanınan hakları bile geriye çeken, ücretsiz izinin önü açan ve günlük 38,00 TL ile aile geçiminin mümkün olabileceği varsayımına dayanmaktadır.

Bu dönem, toplumcu inisiyatiflere ve yerel yönetimlere fazlasıyla sorumluluklar yüklemektedir. İş yerleri, sokaklar, mahalleler ve emek dünyasının buluştuğu her yer dayanışma ve işbirliğinin örüldüğü yerler olmalıdır. Şurası açık ki yerel yönetimlerin de kendi imkanlarını harekete geçirmesi, bu olağanüstü günlerde kaynaklarını toplum sağlığının ve yaşama haklarının korunmasına yönelik seferber etmesinden daha olağan bir politika olamaz. 

Şimdi bu ihtiyaç hayati olduğu kadar son derece acildir. Yerel yönetimlerinin kendi kendilerine ihtiyaç tespitleri ile yetinip iyi niyetle hayata geçirmek istedikleri etkinlikler ile yetinmek yeterli olmayacaktır.

İhtiyaçların yerinde tespitine, tespitin bizzat yerelde yaşayanlarca yapılmasına ihtiyaç vardır.

Kimin kapısı çalınmalı, kime nasıl destek olmalı, nasıl yapmalı sorularına verilecek cevaplar işyerimizde, apartmanımızda, sokağımızda, mahallemizde en iyi bizler, orada, yerinde yaşayanlar bilir.                          Sivil inisiyatiflerin siyasi düşünce farklılığı gözetmeksizin, her alanda ve her koşulda dayanışma ve işbirliği ağlarını örerek, bütün kamusal imkanların toplumsal çıkarlarımız için seferber edilmelerini sağlamak üzere harekete geçmeleri öncelikli sorumluluğumuz olmalıdır.

Yanlışa, ayrımcılığa, faydacı anlayışlara yol vermemek, hayatı savunmak için.   

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok