Antalya
14.01.2020
A

                                                                                                                           

 

Semih Kaplanoğlu’nun, Yusuf üçlemesinin ikinci filmini oluşturan Süt (2008) filmi, taşrada yaşayan anne (Başak Köklükaya) ve oğulun (Melih Selçuk) iç dünyasına doğru derin bir yolculuğa çıkarıyor. Yusuf’un ilk gençlik yılarını anlatan filmin katmanlı yapısı bize, Yusuf’un dünyasından; bekâr bir anne olmayı,  büyüme sancısını, evden (anne rahmi) kopuşu, anne ve oğul bağını ve toplumun her an dibimizde biten baskısını sessizce gösteriyor.

Süt filmi, serinin diğer filmlerinin yanında diyaloğu içinde en az barındıran bir film. Görüntüyle beraber mimikler, metaforlar ve sessizlik aracılığıyla anlatıyor her şeyi. Film boyunca anne ve oğulun minimal yaşamlarını izliyoruz. İzmir’in Tire ilçesinde Süt ve süt ürünleri yaparak kazanıyorlar yaşamlarını. Neredeyse birbirlerinden başka kimseleri olmadığı için Yusuf’un annesine olan bağını, bir erkekten beklenemeyecek kadar içedönük oluşundan anlıyoruz. Sosyal ilişkisi neredeyse hiç olmayan, taşrada yaşamanın sıkıntısını, şiir yazarak ve kitap okuyarak azaltmaya çalışan Yusuf, annesinin hayatına bir erkeğin girmesinden sonra en büyük kırılma noktasını yaşıyor.

KADINLIKTAN GÜNAH ÇIKARMA AYİNİ 

Filmin açılış sahnesinde, bir ağaca başı aşağıya gelecek şekilde bağlanmış bir kadın görürüz. Yusuf’un annesidir bu. Başının altında kaynamakta olan bir süt vardır. Yaşlı bir adam tarafından sütün içine dua yazılı kâğıdın atılmasıyla, kadının ağzından bir yılan çıkmaya başlar.

Sembolik olarak “yılan” gerçeği gizleme, mutlak kötülük ve ölüm anlamına gelir. Aynı zamanda yılan, şeytanın cisimleştirilmiş halidir, o Havva’yı kandırmak için yılan şeklini alan şeytandır. Ortaçağ kadın temsilinde, yapraklar içerisinde yılan gibi kıvrılmış bir Havva figürünün olması, kadının ve şeytanın birleştirilmesinin, bir tutulmasının bir örneğidir sadece. Sembolik olarak “süte” baktığımızda, sütün yeniden doğuş ve merhamet anlamına geldiğini görürüz. Filmin bu şekilde açılması ilerleyen sahnelerle birlikte annenin oğlundan sır gibi sakladığı bir adamdan, bu adamın istasyon şefi (Şerif Erol) olmasından ve ilk karşılaştıklarında kadının adamdan, motorunun patlayan lastiği için pompaya ihtiyacı olduğunu söylemesiyle, kadının cinsel açlığını bu şekilde vurgulayan yönetmenin, ilk sahneyle kadının günah işlemiş gibi adeta aforoz ediliyormuşçasına bir ayin havasında gösterir. 

Bu ilk sahneden sonra yılanın evin içine kadar girdiğini görürüz. İstasyon şefinin, annenin hayatına girmesiyle, yılan sanki evin içinde onu takip etmeye başlar. Daha çok annenin vakit geçirdiği yer olan mutfakta ortaya çıkar. Anne, yılanı ilk gördüğünde korku içinde oğlundan yardım ister. Fakat görürüz ki Yusuf, annesi kadar tedirgin olmamıştır. İçten içe yılanın annesine zarar vermesini ister gibi kayıtsız kalmıştır. Başka bir sahnede Yılanı çekmesi için süt koyarlar. Bu sefer yaşlı bir adam vardır Yusuf’un yanında. Bu bize ilk sahneyi hatırlatır. Diğer yandan anne ve oğulun geçim kaynağı olan sütün satışları durmuştur. Masumluğu ve saflığı niteleyen süt anlamını yitirmiştir sanki. Bundan sonra kimse süt almamaya başlar.

ANNE RAHMİNDEN KOPUŞ

Bu metaforik anlatım, dul bir kadının hayatına yeniden bir adamın girmesinin onu mutlak kötü olarak göstermesi ve yılanla bir tutmasının göstergesidir. Taşrada yaşayan dul bir kadın olan Zehra’nın eşinin ölümünden sonra toplum tarafından ilelebet eşinin yasını tutması beklenmekte ve asla yeniden biriyle birlikte olması hoş karşılanmamaktadır. Oğlu Yusuf’un da bu çizgiden farksız olmadığını ve annesinin hayatına yeni bir adam girmesini kabullenmemesini, istasyon şefini öldürmek istediği bir sahnede görürüz. İstasyon şefini elinde bir taşla sazlıkta izleyen Yusuf, gördüğü bir yayın balığından sonra taşı bırakarak, eliyle tuttuğu balığı annesine götürür. Sembolik olarak “balık” cinselliği ve bereketi simgeler. Yusuf’un annesi için getirdiği bu balık, Yusuf’un son umut kırıntısıdır denilebilir. Yeniden annesinin ilki, erkeği olma çabası ve gözüne girmeye çalışması, annesini sevgilisinin avladığı bir ördeği yolarken gördüğünde son bulur ve en büyük kırılma noktasını o zaman yaşar. Freudyen bakış açısıyla baktığımızda, Oedipus kompleksinin son bulduğu sahnedir.  Yusuf, elindeki balığı bırakmıştır artık annesinden ve annesinin sevgilisiyle yarışmak ve yerine kendini koymaktan vazgeçmiştir. Böylelikle anne rahminden yeniden ve bir kez defa kopar. Yuvadan çıkıp dış dünyaya açılma vakti gelmiştir. Onu en son sahnede bir maden ocağında uzakta bir yere bakarken görürüz. Başındaki kasktan aydınlatır ekranı ve baktığı o yeri.

Paylaş
ETİKETLER:
Yok