Antalya
13.01.2020
A
GENEL , YAŞAM
Anadolu coğrafyası bizi çağırıyor
Anadolu coğrafyası bizi çağırıyor

Kırsal mimari sadece geçmişe özlem değil, aynı zamanda geleceği yeniden inşa etmenin en sağlıklı ve ucuz yöntemlerinden biri olarak binlerce yıllık zaman aralığından bugüne göz kırpıyor

 

Haber: Yusuf Yavuz

 

İnsan yuva yapmayı kuşlardan öğrendi. Yeryüzünün ilk kentlerinin hayata geçirildiği Anadolu toprakları, sazdan-samandan, çalıdan-çırpıdan, taştan ve ağaçtan konutlar üretmeye başladığında bunun ilk örneklerinin görüldüğü coğrafyalardan biri de bu topraklar oldu. Çamurdan kerpiçe, kerpiçten tuğlaya, tuğladan kesme taşa yöreye göre değişen malzemeyle inşa edilen konutlar Anadolu'nun dört bir yanında her yörede ayrı bir mimari üslup yarattı. Ancak hepsinin de ortak özelliği, dışarıdan başka bir malzemeye ihtiyaç duymadan, bulunduğu yörenin malzemesiyle ve yapı ustalarıyla inşa edilmeleriydi...

COĞRAFYANIN ÖYKÜSÜ

Çok değil, günümüzden 50 yıl kadar önce Anadolu’yu köşe bucak dolaşan bir gezgin, yerin altında ve üstünde ne tür bir malzeme varsa o malzemeyi o yörelerde inşa edilen evlerde görebilirdi. Orta Anadolu’da Erciyes’in sarıdan kızıla, siyahtan griye rengârenk tüf taşlar, Ağrı ve Kars’ta kızıl-siyah volkanik taşlar, Ahlat’ta Süphan ve Nemrut dağlarının kalbinden fırlayan ateşin soğumasıyla oluşan Ahlat taşı, Konya Ovası’nda bozkırların kül rengi toprağı, Antalya’da falezlerden kopup gelmiş traverten taşları… Mardin, Urfa, Diyarbakır, Hasankeyf, Harput… Hepsindeki yapılarda bölgenin yeraltından ve yer üstünden elde edilen malzeme, bize Fırat havzasının ve Yukarı Mezopotamya’nın geçmişine götürür.

YAŞAYAN 3 BİN YILLIK TARİH

Akseki’de kireçtaşı, sedir, karaçam ve ardıçla yazılan şiirler yerleştirilmiştir, Geyik Dağları, Gidengelmez Dağlarının eteklerine. Antalya Konyaaltı’ndan başlayıp, Beydağlarını aşarak Kumluca ve Finike sırtlarından geçerek Demre, Kaş, Fethiye ve Ege’ye uzanan zorlu dağlık coğrafyada Likya’dan Bizans’a, Selçuklu’dan Osmanlı’ya 3 bin yıllık tarihi kesit canlanır evlerin duvarlarında. Bazen Helenistik bir tapınak sütunu, bazen de bir Likya lahdinin kapağı, kimi zaman da Romalı bir karı kocanın mezar rölyefi köşe taşı olur, ‘Uç Türkmenleri’nin torunlarının yaptığı taş evlere. Kendilerini iki denizin sultanı sayan Selçuklu sultanlarının anlı-şanlı kitabeleri, Alanya ya da Manavgat’ın dağ köylerinde bir köy evinin duvarında süs taşı oluverir, ne olduğu bilinmeden.

ERCİYES’İN GEÇMİŞİNE DOKUNMA

Bir uçtan bir uca kilden, taştan ve ahşaptan bisküviden ve şekerlemeden yapılmış gibi evlerle dolu olan Anadolu kırsalındaki konut mimarisi bir açık hava müzesi gibi bu coğrafyanın kimliğini ve öyküsünü sergiler. Kayseri Germir’de sırtını evinin duvarına yaslayan bir Anadolu insanı, Erciyes’in en son ne zaman patladığını hiç düşünmeden coğrafyanın 9 bin yıllık öyküsüne ortak olur. Karapınar bozkırlarındaki toprak damlı evini sıvayan bir köylü, damdan fırlayan ince sazlardan hemen yakınlardaki Hotamış Sazlığının bugün neden kurutulduğundan habersiz Anadolu turnalarının sessiz yok oluşunu fark eder mi bilinmez. 

SAMSUN’DAKİ AHŞAP CAMİLER

Karadeniz’den İç Anadolu’ya doğru indikçe yaklaşık bir 100 kilometrelik hat içinde bölge ormanlarının ağaç türleri sergilenirdi yapıların üstünde. Samsun’da ve Çorum’un kuzeyindeki kırsal yerleşimlerde dünyanın en güzel ahşap camileri bize hala bölge ormanlarının eski öykülerini anlatır durur…

BAŞINI SOKACAK BİR EV

İnsanın başını sokacağı bir ev yapmanın bugünkü gibi bir insan ömrünün neredeyse yarısını ipotek altına almadan, sadece bir kaç parça malzemeyle ve iki-üç ay gibi zaman diliminde tamamlanan evler, işlevselliği bakımından da yörenin iklimine, üretim kültürüne ve yaşam biçimine göre değişkenlik gösterebiliyordu. Kırsal mimarinin en güzel yanlarından biri de, bir yapı zarar gördüğünde, tahrip olduğunda ya da yıkıldığında, kolayca yörenin malzemesi ve yerelin ustasıyla dışarıdan bir malzeme ve teknik desteğe ihtiyaç duyulmadan hemen oracıkta ve gündelik koşturmanın içinde kolayca onarılabilmesiydi.

ÇİMENTO KOKUSUNA YENİLİRKEN

Bir tesisatçıya ya da hırdavatçıya ihtiyaç duyulmadan ve ortalık ayağa kaldırılmadan sessiz sedasız duvarlar örülür, çatılar aktarılır, odalar sıvanı, damlar 'yuğulur' ve kimseye eyvallah etmeden kışa hazırlanılırdı... Doğadan gelen malzeme, eskiyip yıprandığında yine ödünç alındığı yere, doğaya iade edilir; taş, taşa, toprak, toprağa, ahşap ahşaba karışır giderdi... Önce kentlerin çarpık yapılaşmasına göz yuman siyasi irade, zamanla kendi ruhsat verdiği yapıları "çürük" diye yıkıp, yeni dönem için yeni rant kapıları açtı ve adına "kentsel dönüşüm" dedi. Önümüzde kentlerdeki milyonlarca konutun yıkılıp yeniden inşa edileceği, yıllarca bitmeyecek bir inşaatlar topluluğunun şantiyesine dönüşecek bir 15-20 yıl var. İnsanlığın ilk kentleri inşa ettiği, neolitikten Cumhuriyet'e uzanan binlerce yıllık zaman dilimi içinde Anadolu toprakları hiç bu kadar büyük bir yıkıma tanıklık etmedi. Buna savaşlar da dâhil. Çimen kokusunun yerine çimento kokusunun geçtiği bu zaman dilimine doğan çocuklar yaşamları boyunca betonsuz ve harçsız sokaklardan geçmedi, gökdelensiz bir gökyüzü görmedi, tuğlasız ve vinçsiz bir mahallede büyümedi. Şu bir kaç yıllık hayatı boyunca hiç aynı kaldırımda yürümedi!

İDEOLOJİK BİR AYGIT

Kentlerdeki zihniyet giderek kırsalı da etkilemeye başladı. Son bir kaç yılda Karadeniz yaylalarından Harran Ovası'nın bereketli topraklarına, Ege ve Akdeniz'in dantel gibi koylarından, Yukarı Fırat'ın kadim yerleşimlerine kadar neredeyse Anadolu'nun bütün kırsalı ucube apartmanlarla dolduruldu.  Divriği, Kemaliye, Mudurnu, Kastamonu, Abana, Akçaabat, Midyat, Ürgüp, Tokat, Kayseri... Anadolu'nun dört bir yanındaki biblo gibi kentlerin binlerce yıldan süzülüp gelen özgün mimarisi TOKİ'ye teslim edildi. Bugünün siyasi ve sosyal yaşam anlayışının yeniden üretilmesinde ideolojik bir aygıt olarak işlevlendirilen TOKİ'ye yüklenen görev, mekânın ve içindeki insanın yaşamını belirli bir kalıbın içine döküp biçimlendirmek. İnsan nasıl ki ne yerse ona dönüşüyorsa, bu, nerede yaşadığıyla da ilişkilendirilebilir.

KIRSAL MİMARİ BUGÜN

Kırsal mimari işte bu yüzden çok ama çok önemliydi. Konforun ve özgürlüğün yalnızca bugünün verili anlayışıyla ölçüldüğü bir dünyada, Torosların bol yıldızlı gökyüzünün altında akan derenin kıyısından dağlara doğru basamak basamak yerleştirilen taş evlerin küçük ahşap pencerelerinden sızan sarı ışıkların yarattığı masal köylerini anlatmaya çalışmak elbette nafile bir çaba gibi görülebilir. Ancak asıl nafile olan, yıldızların değil, çelik ve camın yansıttığı ışığın içinde çürüyüp giden yaşamlarla avunmaktır.

TOROSLARDA UNUTULMUŞ KÖY

Antalya'nın Gündoğmuş ilçesine bağlı Kayabükü köyü, Torosların koynunda, Ala Vadisinin ortasında eski bir yerleşim. Alara Vadisi binlerce yıllık bir yaşam merkezi. Selçukluların bu bölgeyi ele geçirdiği 13. yüzyıldan itibaren köyün olduğu vadiye Türklerin yerleşmeye başladığı tahmin ediliyor. Geçmişte bu köy bir iki kez yangın geçirmiş ve yukarıda anlattığımız gibi her defasında yeniden, yeniden inşa edilmiş. Bölgenin malzemesi, bölgenin ustaları eliyle... Eski adı 'Çündüre' olan Kayabükü'nün eski yerleşimi vadinin daha yukarı kısmında. Köyün asıl yerleşimi burası ancak daha sonraları bahçelerin olduğu vadi içlerinde, Alara çayının kıyısındaki arazilerde de yerleşimler başlamış. Asıl eski kırsal mimari örneği evler eski yerleşimde. Kayabükü'nde taş ve ahşaptan inşa edilen evlerin üzerleri geçmişte toprak damlıymış. Teraslanmış yamaçlarda, birbirinin manzarasını ve mahremiyetini bozmayacak şekilde inşa edilen evlerin yarattığı peyzaj, bugün dünyanın pek çok yerinde kültür mirası olarak koruma altına alınan yerleşim modeliyle benzerlik gösteriyor. Bu evlerden bugüne yalnızca bir kaçı kalabilmiş.

BU BİR ROMANTİZM DEĞİL

Kayabükü, Anadolu'un kendi sessizliği içinde zaman ırmağının üstünden akıp durduğu, aktıkça da yavaş yavaş aşındırarak zamandan sildiği kırsal yerleşimlerinden biri. Böyle binlercesi var. Yeni ve modern olana övgülerin düzülüp, eski olanın hatırasının hızla unutulduğu bu acımasız zaman diliminde ihtiyacımız olan şey ne romantik bir hayalperestlik, ne de anlamsız bir nostalji özlemi. Bir kültürden söz ediyoruz. Binlerce yıllık bir insanlık mirasından. Bunlar, o büyük zincirden kalan son halkalar. Bu halkalar da birer birer eriyip gittikçe, elimizde sadece bunalıp bunalıp kendi kendimizi yiyerek ömrümüzü tükettiğimiz modern hapishaneler kalacak.

 

ANADOLU COĞRAFYASI BİZİ ÇAĞIRIYOR

Anadolu coğrafyası bizi çağırıyor. Taşın, toprağın, ağacın, sazın ve samanın çağrısıdır bu. Zincire vurulan derelerin, yağmalanan ovaların, ormanların ve sessizce göçüp giden kuşların çağrısıdır bu. Bu çağrıya kulak vermek zorundayız. Çünkü bu çağrıda sadece insanın değil, koca bir coğrafyanın milyonlarca yıllık seslenişi var…

 

 

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok
YAZAR: