Antalya
13.12.2019
A


Usulca araladı salonun kapısını adam. Başını uzatıp baktı içeri önce. Hemen girmedi. Koklamak istedi biraz; havayı, günü, anı, mevsimi... Ne zamandır bunu yapmıyordu. Oysa koklamak gerekirdi her şeyi! Çünkü her şeyin bir kokusu vardı; huzurun, mutluluğun, acının, gözyaşının, yazın, kışın, dünün, bugünün ve daha birçok şeyin... Bir an kızdı kendine! “Neden?” dedi! “Neden çok sevdiğim alışkanlıkları unutuyorum zamanla?” O an bir cevap bulamadı fakat yine de bu farkındalığın kendinde yarattığı kekremsi huzurla girdi içeri...
Genç bir kadın bekliyordu içeride onu, olup bitenden habersiz... -Zaten kimin içinde neler olup bittiğini kim nereden bilebilir ki!- “Merhaba!” dedi adam. “Merhaba!” dedi genç kadın. Ve yaklaştılar... “Leylak veya Yasemin” dedi adam içinden... Koklamaya devam ediyordu, o çok sevdiği alışkanlığı yeniden hatırlamış olmanın verdiği keyifle... Şimdi de genç kadının parfüm kokusunu bulmaya çalışıyordu. “Leylak veya Yasemin değilse kesin Fulya'dır!” dedi. Kararlıydı, kesin bulacaktı! Ama bulamadı! Ve içten içe sinirlenip yine kızdı kendine! Çiçeklerin kokusunu bile ayırt edemediği için paraladı kendini! “Neden?” dedi! “Neden unutuyorum en güzel kokuları? Ve neden çiçek almıyorum uzun zamandır birilerine? İlla bir anlam yüklemek mi gerekir her şeye? Yoldan geçen bir hanım efendiye, yaşlı bir amcaya veya bir küçük çocuğa... Evinin penceresinden her gün gençliğini seyreden teyzeye, iki dirhem bir çekirdek yola düşmüş delikanlıya veya aşkla görevini yapan memura... Yolu sevgiden geçen herkese... Sebepsizce bir çiçek verilmez mi? Neden böyle siyah duvarlar arasına sıkışıp kalır ki dünya! Oysa bir çiçek dalı kadar yakın ve rengarenk değil mi mutluluk?”
Naif bir müzik çalıyordu odada. Fısıldar gibiydi yada rüzgara karışan yaprak sesleri gibi belli belirsiz... Uzaktan ama yakındı! Ne tuhaf! Aynı odanın içinde ayrı bir dünyadan geliyordu sanki sesi! Adam ve genç kadın biraz daha yaklaştı birbirine... “Başlayalım mı?” diye sordu adam. Hiç düşünmeden ve tereddütsüz, sanki yıllardır bu soruyu bekliyormuşçasına “Evet” dedi kadın; “Hazırım!”... Ve başladılar...
Bir ara durup “Müziğin sesi yeterli mi?” diye sordu genç kadın. “İsterseniz biraz daha açabilirim...”. “Hayır!” diye çıkıştı adam keskin bir ifadeyle! “Açma!” dedi. “Bu çok iyi! Sanki başka bir dünyadan gelmiş ve bizi de o dünyaya götürmek istiyor gibi... Bırak bu tonda kalsın!”. Ve biraz daha yaklaştı adamla genç kadının bedenleri...
Göz göze geldiler... Adam sol elini havaya kaldırdı ve davette bulundu asil bir reveransla. Karşılık verdi genç kadın, as önce “Evet” deyişindeki aynı tutku ve heyecanla... Bir elini adamın davetkar eline diğerini ise ensesine doğru uzatıp derin bir nefes aldı ve gözlerini kapadı... Birleşip tek vücuda bürünen iki farklı beden, aynı ritmi duyup birlikte adım atan iki ruh ve bir anlık da olsa bu dünyadan başka dünyalara götürülmeye hazır iki yürek... Artık tamamdı ve işte o an başladı tutkunun dansı: Tango!
Dans etti şarkılar boyu adam ve genç kadın. “Köşe Kapmaca” oynar gibi birbirlerinin adımlarını kovalayarak, “Körebe” oynar gibi bedenleriyle birbirlerini tanımaya çalışarak, “Saklambaç” oynar gibi hisleriyle birbirlerini bulmaya çalışarak... Ve aktı gitti zaman saniyeler içinde... Akordeon, keman ve piyano sesleri eşliğinde...
Pencereye takıldı bir an gözü adamın; damlaları gördü. Yağmur başlamıştı. Onlar farkında olmadan damlalar da onlara eşlik etmişti. “İşte bu!” dedi adam. “Gri bir hava, pencerede dans eden yağmur damlaları ve tutkulu bir Tango! Başka ne ister ki insan! ‘Yağmurla Gelen Tango’ olsun sıradaki şarkının ismi!” dedi. Gülümsedi genç kadın ve tekrar bıraktı kendini adamın kollarına...
Ruh ve bedenleri ahenkle dans ederken ikisinin de aklından aynı şey geçiyordu ve bu kez yalnız adam değil genç kadın da kızıyordu kendine. “Neden?” diyorlardı. “Neden hayatı erteliyoruz? Onca yoran, üzen, küsen ve küstüren kalabalığın içinde neden hep debelenip duruyoruz? Neden tek bir bedenle dünyaları keşfe çıkabilecekken birçok bedene rağmen bir adım öteye bile gidemiyoruz? Neden anlamıyor ve anlaşılamıyoruz? Neden... İçimizdeki bir türlü dolmak ve doymak bilmeyen o boşluk ne?”
Tüm soruların cevabını; müzikle birleşen ruhları ve ritimle buluşan adımlarıyla bulmuştu genç kadın ve adam. Onlar içeride tutkuyla dans ederken dışarıda sessizce yağmur yağıyordu... Ve zaman onlar için bu dünyada durmuş, başka bir dünyada -yalnız onlar için- akıyordu...
Yorulana kadar dans ettiler o büyülü dünyada... Fakat ayrılık anı gelmişti artık. Tam salondan çıkacakları vakit, duvardaki takvime ilişti gözleri: “11 Aralık 2019 – Dünya Tango Günü” yazıyordu. Birbirlerine bakıp gülümsediler ve bugünün şerefine, en sevdikleri şarkıyı açıp son bir kez daha dans ettiler. Anlam ve öneminin farkında bile olmadıkları bu gün; belki de onlar için sunulmuş en güzel hediyeydi...
Ve “Querer” isimli o son şarkıda Francesca Gagnon şöyle diyordu: “İstemek... Kalpten, utançsız, sebepsiz Arzunun ateşiyle İstemek... Geriye bakmak yok Her zaman ve daha çok Sevmek... Rüzgâra karşı savaşmak ve uçmak Denizin güzelliğini keşfetmek İstemek... Hayata susuzluğumuzu paylaşmak Hayattır bize aşk denen hediyeyi veren İstemek... Gökyüzü ve deniz arasında Yerçekimi olmadan özgürlük hissi İstemek... Sadece vermek beklentisiz Her zaman ve daha çok...” Saygı ve sevgilerimle Fatih Haktan Coşkun

Paylaş
ETİKETLER:
Yok