Antalya
11.11.2019
A
GENEL , EKONOMİ , GÜNCEL
Antalya Akdenizli olmaktan uzaklaşıyor
Antalya Akdenizli olmaktan uzaklaşıyor

Peyzaj Mimarları Odası’nın düzenlediği panelde konuşan Akdeniz Üniversitesi öğretim üyesi Mansuroğlu, çarpık yapılaşma ve geçici nüfus artışı nedeniyle Antalya’nın Akdenizli olma özelliğinden uzaklaştığını söyledi

 

Peyzaj Mimarları Odası'nın AKM Perge Salonu'nda düzenlediği panelde konuşan Akdeniz Üniversitesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü Öğretim Üyesi Sibel Mansuroğlu, Antalya'nın en büyük sorunları arasında sürekli ve geçici nüfus artışı, çarpık yapılaşma, doğal özelliklerin kent planlamasına dahil edilmemesi olduğunu belirterek, Antalya'nın biyotop haritası üzerinde örneklerini sunduğu bu sorunlara ilişkin çözüm önerilerinde bulundu.  Antalya'nın doğal yapısı, zemin özellikleri, toprak özellikleri itibarıyla Akdenizli bir kent olduğunu belirten Sibel Mansuroğlu, plansız nüfus artışı, çarpık yapılaşma gibi nedenlerle giderek Akdenizli olmaktan uzaklaştığını söyledi.

TURİST SAYISINA DEĞİL NE BIRAKTIĞINA BAKMALI'

Mansuroğlu, düzensiz nüfus artışının kentin doğal yapısı üzerinde yaptığı olumsuz etki için, "Türkiye'ye 30 milyon turist geliyor deniyor. Türkiye'ye gelen turist sayısına değil, gelenlerin bıraktığı paraya bakmak lazım. Fazla nüfus doğal kaynakların fazla yıpranması anlamına da geliyor. 2005'te 7 milyon 300 bin olan 2011 yılında 11 milyon 300 bine yükselmiş. Çok artış var, çoğu da yabancı. Yerleşik nüfusa baktığımızda da aynı şey yaşanıyor. 1927 yılındaki ilk nüfus 206 bin civarında, 2018'deki nüfus 2 milyon 426 bin küsur. Böylesi bir artışa bir kentin nasıl dayanacağı tartışılır" ifadelerini kullandı.

AKDENİZLİLİK ORANI DÜŞTÜ

"İklim verileri Havaalanı verilerinde 2019 yılında 18,7 derece, 2000 yılı öncesinde 18 derece. 0,7 derecelik artış var. Bu, bütün dünyada olduğu gibi Antalya'nın küresel iklim değişikliğine girdiği, gelecekte konuşacağımız en önemli sorunun bu olduğu anlamına gelir. Ortalama yağış durumu 2019 rakamlarında 1081,1 milimetre. 2000 yılına kadar 1063,55 milimetre. Düşen yağış miktarında da artış var. Kuvvetli rüzgâr sayısında da aynı şekilde artış var. 2000 yılına kadar ortalama 61,3 olan rüzgâr seviyesi 72,63 seviyesine çıkmış. Yani iklim verileri sertleşiyor. Durum bunu gösteriyor. Fırtınalı gün sayısı keza artmış. 12,5 günden 18,68 güne çıkmış. Rakamların söylediğini yaşayarak da görüyor, öğreniyoruz" diyen Sibel Mansuroğlu, "Akdeniz Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada kentin florasında 130 familya, 569 cinse ait 1103 tür saptanmış.  Bu türlerin yüzde 39,8'i Akdenizli. Yüzde 58 ise kozmopolit. Aynı çalışma yine yapılsa Akdenizlilik oranının düştüğünü görürüz. Kent gittikçe Akdenizli olmaktan uzaklaşıyor" diye konuştu.

KENTLEŞME TÜRLERİN YOK OLUŞUYLA BİRLİKTE GİDİYOR

En fazla değişimin yaşandığı alanların Lara ve Konyaaltı çevreleri olduğunu belirten Mansuroğlu şunları söyledi: "Bir araştırmada Yamansaz'ın 161 kuş türünü barındırdığı görülüyor. Şimdi kim barınır orada bilemiyorum. Lara karetta karettaların yumurtlama alanı. Lara'da hangi karetta karetta yumurtlar varın siz düşünün. Boğaçay projesi için sazlıklar temizlendi. Orada da balık türleriyle birlikte kuş türleri için de sıkıntılı durumlar oluştu. Bir de Kaya Semenderi diye Antalya'ya has bir tür var. Çakırlar bölgesinde çok fazla olan bu semenderden taş ocakları nedeniyle 5 adet kalmış. Şimdi belki de hiç kalmadı. Yani kentleşme türlerin yok oluşuyla birlikte gidiyor."

FELAKET TELLALLIĞI YAPMAK İSTEMİYORUM AMA...

Büyük ormanların korunduğunu, kent merkezindeki ormanlarınsa yok edildiğini belirten Mansuroğlu, "Maki alanları en kolay gözden çıkarılanlar. İnsan ağacı kesmeye korkar ama bir maki bitkisini kökünden sökmeye korkmaz. Makiler insanlar tarafından çalı çırpı diye nitelendiriliyor. Maki bitkilerinin buranın iklimine, su dengesine, toprak dengesine adaptasyonunu sağlamış. Antalya bölgesinde toprak çok sığ. Ovalar dışında toprak derinliği fazla değil. Makiler buna adaptasyon sağlamış bitkiler. Bu bitkileri bizim koruyup kollamamız gerekiyor ki, iklim değişikliği kenti vurmasın. İklim değişikliği, iklimin sertleşmesi giderek kenti vurmaya başlayacak. Fırtınanın geçtiğimiz yıl uçağı yerinden oynattığını gördük. Felaket tellallığı yapmak istemiyorum ama bütün bunlar Antalya için sıkıntılı günlerin gelmekte olduğu anlamına geliyor" dedi.

KORUMA ALANI AMA TAKAN YOK

"Uncalı çevresindeki sulak alan yok artık. O alanın üstü molozla kapatıldı. 2012'deki ilk yağmurda alanın yakınındaki sitelerin bodrum katlarını su bastı, bütün arabalar su içinde kaldı. Migros'un oradaki vadinin tabanında bir su var, antik köprü var, yeraltı gölü var. Burada bir bina vardı şimdi 8 bina var. Bir yurt vardı, şimdi okullar, futbol sahası yapmışlar. Yamaçlardaki mağaraların olduğu bölümlerde yapay betonla kantin benzeri yapılar oluşturmuşlar. Konyaaltı bölgesinde hem falez, hem kumul, akarsular, sulak alanlar müthiş bir biyolojik çeşitlilik sunuyordu. En çok oynanan bölge burası. Buralar konut alanı oldu, turizm alanı oldu. Orman biyotopları konut ve rekreasyon alanlarına dönüştü. Maki, vadi , akarsu biyotopları konut ve diğer çalışma alanları için ayrıldı. Buraların bir bölümü koruma alanı ilan edilmiş ama kimsenin bunu taktığı yok. Kaçak yapılaşmayla bu da aşılmış. Su kaynakları ve bataklıklar Antalya'nın gelecekteki su sorunu için çok önemli. Yeraltı sularının hem detarjını hem de şarjını sağlıyorlar, taşkınların önlenmesinde çok önemliler. Buralar konut alanlarına, vadiler konut ve rekreasyon alanlarına, falezler konut, turizm, ikinci konut, yerleşme ve konaklama alanlarına ayrılmış bulunuyor. Son 10 yılda yaşananlar daha da acı" diyen Mansuroğlu, "Bozulan bir doğal yapının, bir ekosistemin yerine yenisini koymak zor değil. Yaparsınız. Ama ödenen bedel o kadar kolay değil" ifadelerini kullandı.

SU KAYNAĞI ÜSTÜNE KÜLTÜR MERKEZİ YAPTILAR

Antalya'nın kaynaklarının dikkatli kullanılmadığını belirten Mansuroğlu, buna Konyaaltı Belediyesi'nin Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'ni örnek gösterdi. "Ben işe geliş gidişlerde o yolu kullanıyorum. İnşaat aşamasında orayı gün gün takip ettim" diyen Mansuroğlu, "Temel kazıldı, aşağıdan su çıktı. Resmen bir havuz oluştu. O havuzun bulunduğu alana orası yapıldı, bir de ortaokul yapıldı. Yukardan izliyorum. Kampüsten itibaren bir dere yatağı var. Yeraltından da akan bir su var. Bu tür alanları bu şekilde yok ettikçe su kaynaklarımız azalacak" dedi.

BİZE HER ŞEY SERBEST

Doğal özelliklerin planlamaya yansıtılmamasıyla ilgili bir diğer olumsuz örneğin EXPO 2016. için seçilen yer olduğunu belirten Mansuroğlu şunları söyledi: "Burası birinci sınıf tarım arazisi. Bin küsur dönümlük bu arazi üzerine yapılan düzenlemeleri başından itibaren takip ettim. Başlarda bazı  çalışmalara katıldım, sonradan doğruyu fazla söyleyince bizi katmadılar. Mutlak koruma alanı olan bu arazi üzerine molozlar döküldü. Bazı yerlere dolgu yapılması gerektiği için dışarıdan toprak taşımaları gerekti.  Gelen toprak kalitesiz. Düzenleme Akdeniz iklimine uygun olmayan, Akdeniz'in dışında bir düzenleme. Başlangıçta Valilik'te yapılan toplantıda, 'Burası yapılacak, ama sonra ne olacak?' sorusunu sordum. Cevap verilmedi. Sonra EXPO 2016 ile ilgili özel bir kanun çıkarıldı. Bu kanunda öyle noktalar var ki, farklı maddelerinde her türlü işlemin yapılabileceği, yapılan her değişikliğin 'kamu yararı kapsamında değerlendirileceği' gibi ifadeler yer alıyor.  O zamanki genel sekretere 'Burada doğal sitler var, korunması gereken doğal yapılar var, bunlar ne olacak?' dediğimde, 'Hocam bize her şey serbest' dedi. EXPO'yla ilgili yer seçiminde olduğu gibi yapımda da büyük hatalar yapıldı. Bu hatalar Antalya'ya zarar vermeye devam edecek. Tarım topraklarının oluşumu o kadar kolay değil. Bir yerden alıp tarım alanlarını bu tarafa taşıyalım diyemezsiniz. Oradaki tarım alanını başka amaçla kullanırsanız, kuzeydeki orman alanlarını tarım için kullanmaya başlarsınız. Bu domino taşlarının yıkılması gibi art arda gelir, burası yaşanılmayacak bir kent haline dönüşür."

EN UYGUN YOL PEYZAJ PLANLAMA

"Doğal yapıya uygun bir kullanım istiyorsak doğal kaynakları önce tespit etmek, sonra düzenli aralıklarla takip etmek, elde edilen verileri peyzaj planlama anlayışı içinde, şehir plancılarıyla ortak çalışmalarla ekolojik veri planlama nosyonuna dahil ederek kararları vermemiz gerekiyor" diyen Mansuroğlu, "30 yıl önce elimizde olanları şu an takip edemiyoruz. Bu takibi yapanlar arasında elde kalan bir tek DSİ var. Toprak Su, ardından Köy Hizmetleri kapatıldı. Bu tür araştırmaları düzenli olarak yapan devlet kurumlarını artık göremiyoruz. Toprak haritaları en son 1993 yılında yapıldı.  Benim de içinde bulunduğum üniversite ekibinin belediyelere hazırladığı ekolojik arazi yönetim planı bir kere yapıldı. Bunların düzenli olarak yapılıp, planlama hiyerarşisi içinde kullanılması gerekiyor. Bu imar planı olur, çevre yüzey planı olur, daha detaylı uygulama imar planları olur, farklı ölçekli planlarla bu verilerin kullanılması gerekiyor. Bu verileri kullanmanın en uygun yolu peyzaj planlama" ifadelerini kullandı.  Mustafa KOÇ  

 

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok
YAZAR: