Antalya
20.09.2019
A

Geçen hafta 12 Eylül darbesinin yıldönümüydü. Medyada  daha çok sebebiyet verdiği ölümler işkenceler kayıplar ile anıldı. Verdiği hasarların bir boyutu da ideolojikti. Türkiye’de yükselmekte olan sol dalgayı kesti ve toplumun siyasetle ilgilenmesini, 80’li yıllarda büyüyen kuşaklar için bir “anarşist eyleme” indirgedi. Bu nedenle o yıllarda büyüyenler ailelerinin “sağa-sola karışma” telkiniyle apolitik bir kuşak oldu.  80’li yılların siyasi figürü Özal ile şekillenen başka bir söylemde, kamunun ekonomik hayattan çekilmesi, devletin küçülmesi ve özelleştirmenin önünün açılmasıydı. Bu yıllarda dillendirmeye başlanan bu söylem, dünyada Teachaerizm-Reaganizm döneminin ruhuna da uygun düşüyordu. Bu bayrağın taşıyıcısı 90’lı yıllarda Tansu Çiller oldu, derken tüm siyasiler, özelleştirmenin iyi, devletin iktisadi teşekküllerinin kötü olduğuna, özelleştirme-taşeronlaştırmaya bir ekonomik mucize gibi anlam yüklenmesine sebep oldu. Yani 80’li ve 90’lı yıllarda siyasi alanda neo-liberal söylemin hakimiyeti her yeri kapladı. Neo-liberalizmi bugüne net olarak tercüme edersek vahşi pazar ekonomisidir. Bu anlayış belki de en billur haline AKP iktidarında ulaştı. AKP’nin başa geldiği 2002 yılından itibaren AB ve ABD desteği ile uyguladığı neo-liberal ekonomi, değiştirilemez ekonomik model haline geldi.  Devletin dev tekelleri teker teker özelleştirildi. (Telekom, Tüpraş, Petkim, daha sonra barajlar, enerji sektörü) Bugün yaşadığımız ekonomik açmazın bir nedeni bu özelleştirmeci politikalardır. İddia edildiği gibi, özelleştirilen sektörler ne dünya ile rekabet eder hale geldi, ne istihdam artışı yaşandı, ne de ekonomiye ciddi bir faydası dokundu. Hatta Telekom özelleştirmesine yakından bakanlar, içinde çok ciddi yolsuzlukların bulunduğu ve ucunun Kaf Dağına kadar gittiği bir girdapla karşılaşacaklardır.

Geldiğimiz noktada AKP, bu politikayı  o kadar ileri boyuta taşıdı ki  90’lı yıllarda kimsenin hayal edemeyeceği uygulamalar bugün normal karşılanıyor. Bir özel okul sahibi Milli Eğitim Bakanı oldu, bir özel hastaneler zinciri sahibi Sağlık Bakanı oldu.  Devletin devlet olma özelliğinin  en önemli kıstaslarından parasız eğitime ve ücretsiz sağlık hizmetlerine erişim, vatandaş için çok güç hale geldi. Orta-üst sınıf, çocuklarının geleceğini artık paralı kolejlerde görüyor. Hastalanırsanız, ödeyeceğiniz vizite ve tahlil ücretleri herkesin bir günlük gelirinin çok çok üstünde… Ama bunları kanıksadık. Şikayet edilse de bir nevi kadermiş gibi büyük tepki çekmiyor… Muhalefet bu alanlarda yeni bir şey söylemiyor…

Pazar ekonomisinin başka bir getirisi olarak  insanın yaşaması için temel ihtiyaçları da sürekli zamlanıyor. Elektriğe temmuz ayında büyük zam gelirken Antalya Belediyesi de suya %20 oranında zam yaptığını açıkladı. Gerekçeler hep aynı, maliyet artışları… Peki bu maliyetleri vatandaş mı artırıyor?

Antalya Büyükşehir Belediyesi yeni değişti diyelim. Ellerinde borçlu bir bütçe buldular. Peki kamuoyunda çok konuşulan Türel zamanında gereksiz harcamalara neden olan Boğaçay projesinin (şimdilik) 130 milyon TL zararını, Konyaaltı Sahil Bandının gelir getirmeyen ama bir kalemde harcanan 180 milyon liralık maliyeti neden halkın üzerine bırakılıyor? Çünkü Türkiye’de neo-liberal sistem(vahşi piyasa ekonomisi) böyle işliyor. Kâr olursa şirketlere, zarar olursa vatandaşa…

12 Eylül’ün bıraktığı en kötü miras, insanları siyasetten uzaklaştırması ve neo-liberal sistemi tek  geçerli model olarak ekonomiye dayatması oldu…  Bu cendere altında yaşamaya devam ediyoruz. Çözüm ise, toplumcu bir bakışla ancak bireyin haklarını ihmal etmeden yeni bir  ekonomik model üstünde düşünmek. Bunun için de Belediyelerden başlanabilir. Antalya Büyükşehir Belediyesi dahil… 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok