Antalya
06.09.2019
A

Hepimizi derinden sarsan “Emine Bulut” olayının ardından kalemi ele almak ve duyguları kelimelere dökmek gerçekten çok zordu. Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doktor Nehir Kürklü ile öfke, şiddet, toplumsal normlar ve psikolojik gelişim üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik

Röportaj: Fatih Haktan Coşkun

 

 

Gün geçmiyor ki yeni bir şiddet veya ölüm haberi ile uyanmayalım!

Ne uğruna? Koca bir hiç!

Sevgiyi dile getirmek çok zorken ağız dolusu küfürler savurabiliyoruz birbirimize!

Bir fidan bile dikemezken bir anda alabiliyoruz birbirimizin canını!

En güzel şeyler zaman alırken nasıl oluyor da tüm kötülükleri bir çırpıda yapabiliyoruz?

Bizi biz olmaktan uzaklaştırıp canavara dönüştüren şey ne?

Neden bugün halen “Emine Bulut” gibi savunmasız insanlar herkesin ve hatta kendi çocuğunun gözü önünde hayata veda etmek zorunda kalıyor!

Bu kadar kolay mı bir başkasının yaşam hakkını elinden almak?

Neden kendimize “Dur!” diyemiyoruz!

En büyük savaş olan “kendimizle savaşı” neden kazanamıyoruz!

Değerli Körfez Okurları!

 

Bu hafta “Yedi Renkli Kalem” köşemize maalesef acının rengiyle başladık. İki haftadır hepimizi derinden sarsan “Emine Bulut” olayının ardından kalemi ele almak ve duyguları kelimelere dökmek gerçekten çok zordu. Bir kez daha yaraları açmak istemiyorum fakat bu üzücü olaydan yola çıkıp benzer olaylara toplumsal pencereden bakarak bir nebze de olsa farkındalık yaratabilmeyi umuyorum. Çünkü halen hiçbir şeyin farkında olmayan ilkel bir toplumuz! Sadece bizdeğil üstelik; tüm dünya…

Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Doktor Nehir Kürklü ile öfke, şiddet, toplumsal normlar ve psikolojik gelişim üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Bize zaman ayırdığı ve değerli bilgilerini okurlarımızla paylaştığı için kendisine çok teşekkür ederiz.

 

Merhaba Nehir Hanım! Girişte bahsettiğim ve maalesef bir türlü sonu gelmeyen örnek olaylara tek tek değinmeden genel olarak sormak istiyorum:

“Neden bu kadar sinirli bir toplum olduk ve nedir bu bitmeyen şiddet?”

Merhaba Fatih Bey! Öncelikle teşekkür ve tebrik ederim böyle önemli bir konuyu köşenize taşıyıp insanlara farkındalık yaratmaya çalıştığınız için. Çünkü maalesef halen toplum olarak bu tür olayları sadece izlemeyi ve üzerinde çok kafa yormamayıtercih ediyoruz. Oysa bilinçlenmek ve gelişmek lazım.

Sorunuza gelecek olursak ilk olarak şunu söyleyebilirim; gerek kendi toplumumuzda ve gerekse dünya genelinde “Tahammülsüzlük”, “İletişimsizlik” ve “Acelecilik” kavramları tüm problemlerin ana kaynağı olarak baş göstermekte. Her şeye çok çabuk ulaşma dürtüsü, her şeyi çok çabuk tüketme duygusu, kıyaslama ve kıyaslanma gibi durumlar insan davranışları üzerinde olumsuz yönde etkili olmakta.

Günümüz insanları istediklerine ulaşma noktasında yeterli sabrı gösteremediğinde veya beklentileri oranında karşılık bulamadığını hissettiğinde -eskiye nazaran- çok daha çabuk öfkeleniyor. Ve maalesef öfkenin dışavurumları zaman zaman şiddet olarak karşımıza çıkabiliyor.

 

“Şiddet insan doğasında olan bir eğilimdir ve normaldir!” diyebilir miyiz bu durumda?

 

Tabii ki böyle bir şey diyemeyiz! Çünkü şiddet insan doğasında olan bir dürtü değildir. İnsan doğasında olan dürtü; öfkedir. Evet öfke doğal bir dürtüdür fakat öfkeyi nasıl kontrol edeceğimiz veya dışa vuracağımız; kişisel gelişim, toplumsal yapı vb. etkenlere bağlı bir durumdur. Dolayısıyla öfkelendiğimiz her şeyde şiddete başvuramayız çünkü şiddet bir yöntem değildir. Aksine şiddet ilkel bir savunma mekanizması ve anti sosyal kişilik bozukluğuna bağlı bir davranıştır.

 

Pekala! O halde asıl gizli düşmanı bulduk: Öfke! Peki öfkeyle nasıl baş edebiliriz?

Öfke de birçok duygumuz gibi doğuştan başlayan gelişim sürecine bağlı ve her yaşta farklılıklar gösteren bir duygu durumudur. Ve bu süreçte bilinçaltımızda oluşan birçok etken öfkeyi dışa vuruş şeklimizde etkin rol almaktadır. Az önce de söylediğim gibi; şiddet bir dürtü değil kişilik bozukluğuna bağlı bir davranış şeklidir. Her insan öfkelendiğinde şiddete yönelmez!

Ailede başlayan eğitim çok çok önemli. Çünkü bireyler; hayatları boyunca büyük oranda karakterlerini ve yaşam tarzlarını belirleyecek ego ve süper egoları ile çok küçük yaşta tanışmaktadır. İlk “Hayır” kelimesi ile karşılaşan ve beklenmedik duvara çarpan birey; bunun ne demek olduğunu doğru anlamalı ve zaman içerisinde onunla birlikte hareket edebilmeyi öğrenmelidir. Onunla savaş halinde olmak ve direnmek gelecekteki problemlerin alt basamağı olacaktır. Her birey sabırlı olmayı, erteleyebilmeyi, beklentilerini kontrol edebilmeyi, savunması mekanizmasını doğru kullanabilmeyi ve ruhsal açıdan dengeli şekilde gelişim gösterebilmeyi ilk olarak ailede öğrenecektir.

 

“Hayır!” demek sihirli anahtar mıdır?

Tam olarak öyle diyemeyiz. Sadece doğru kullanıldığında bireyin gelişimine olumlu katkı sağlayan önemli unsur diyebiliriz. Çünkü “hayır”lar az olursa birey tabiri caizse şımaracak ve her istediğini elde edeceğini düşünecektir. Fakat zaman içerisinde beklenen ve alışıldığı gibi seyretmeyen bir durumla karşılaşıldığında bireyde öfkelenmeye sebebiyet verecektir. Aynı şekilde “hayır”lar çok olursa; bu kez de birey; daha küçük yaşta, her şeye karşı öfke duymaya başlayacak ve hayatı boyunca ulaşmak istediği her şeyin reddedileceğini düşünerek kaygılanacaktır. Bu durum da yine bireyde öfkeyi güçlendirebilir ve olumsuz dışavurumlar sergilemesine yol açabilir. Dolayısıyla ailelere çok iş düşüyor bu noktada.

Önceliklekendimizi ve devamında çocuklarımızı doğru yönlendirmeyi öğrenmeliyiz. Her işin başı eğitim ve eğitim, kişisel gelişimde de çok önemli. Gündelik hayatta farkında olmadığımız birçok şey zihnimizde yorgunluk yaratmakta ve bu da strese yol açmakta. Dolayısıyla da günden güne sinirli ve öfkeli bireylere dönüşmekteyiz. Kendimize iyi gelecek alanlar keşfetmeliyiz.

 

Öfkeyi kontrol altına almak veya fazla negatif enerjiyi dışa atmak için ne gibi öneriler sunabilirsiniz okurlarımız için?

Müzik, dans, resim, tiyatro gibi sanat dallarından birine mutlaka ve mutlaka yönelmelerini, kafalarını boşaltacak bir hobi ile ilgilenmelerini ve en önemlisi iç dünyalarını rahatlatıp gündelik stresten kurtulacakları branşları seçmelerini tavsiye ederim. Bunun yanı sıra spor yapmak da aynı şekilde bedenen ve zihnen onları rahatlatacak ve daha kontrollü bireyler haline getirecektir.

 

Sürekli duyduğumuz bir cümle var: “Empati Kurun!”

Bu konuda ne düşünüyorsunuz ve toplumsal iletişimde etkisi nedir?

Empati önemli bir kavram fakat ne yazık ki iletişimde çok kullanılan bir yöntem değil henüz. Empatinin en önemli özelliği; bireylerin birbirlerini anlayabilmesi ve dinleyebilmesidir. Bu da konuşmaya ve karşılıklı iletişime dayanır. Fakat günümüz insanının en büyük problemikarşısındakini dinleyecek kadar bile zaman ayıramıyor olması değil mi zaten! Konu ilk başta da belirttiğim gibi aceleciliğe, tahammülsüzlüğe ve bir an önce sonuca gitme eğilimine dayanıyor. Herhangi bir durum karşısında bireyler empati yeteneği ile birbirini dinlese ve anlasa eminim birçok sorun çok daha kolay şekilde çözülecek ve öfke yerini iletişime ve dolayısıyla da problemlerin çözümüne bırakacaktır.  Konuşmak lazım! Her yaşta konuşmak… Aile içinde, iş yerinde, okulda, özel hayatlarımızda vsvsvs… Her yerde her zaman öncelikle konuşmak, dinlemek ve anlamak için çaba sarf etmeliyiz. Çünkü hem çağdaş hem de fayda sağlayacak olan iletişim şekli budur.

 

Nehir Hanım; “Şiddet son yıllarda arttı!” diyebilir miyiz? Bununla ilgili herhangi bir istatistik mevcut mudur mesela?

 

Bu konuda herhangi bir istatistik vermek mümkün değildir. Hatta “Çoğunlukla erkekler şiddet uygular.” gibi bir genelleme bile yapamayız. Çünkü öfke tamamen bireylerin içlerinde yaşadığı, kişiden kişiye farklılık gösteren, yazılı, sözlü ve bazılarının da fiziksel şiddet olarak dışa vurduğu bir durumdur.Aslında şiddet hep vardı. İnsanlığın varoluşundan bugüne dek kendini göstermiştir. Güçlünün güçsüze karşı üstünlüğü zaman zaman şiddet boyutunda karşımıza çıkmıştır veya geçmişten beri duymuşuzdur. Fakat özellikle sosyal medyanın da etkisi ile günümüzde çok daha fazla haberdar olmaya başladık diyebiliriz şiddet olayları ile ilgili.

Anti sosyal kişilik bozukluğu olan bireylerde çok daha baskın olan şiddet eğilimi ve buna bağlı yaşanan olaylar toplum gündemini daha çok meşgul etmeye başladı. Eskiden iletişim ağı bu kadar yaygın olmadığı için toplumsal boyut kazanmaz, yaşandığı bölgede kalırdı. Şu an yaşanan toplumsal olayların toplumun genelinin dikkatini çekiyor olması aslında olumlu değerlendirilse gelişim açısından önemli olacaktır. En azından toplum olarak hep birlikte “Şiddete Dur!” diyebiliriz.

 

Tam bu noktada şunu sormak istiyorum: Toplum bu konulardan bu kadar haberdar iken neden her televizyon kanalında ve her dizi filmde şiddet içerikli senaryolar görüyoruz ve neden en çok reytingi bu programlar alıyor?

Bu konuda net bir tez ortaya koymamakla birlikte iki farklı yaklaşım sunabilir veya yorumlayabiliriz. Birincisi; bu programları izleyen insanlar, kendi hayatlarında bu tür olaylar yaşamıyor ise ekranda gördükleri bu dünyaları belki acıma belki merak gibi duygularla izliyor olabilir ki bu da yine de durumu normalleştirmek anlamına gelmez. İkincisi de tam tersi, bu tür programları izleyen insanlar, kendi hayatlarında da ekranda izledikleri hayatların aynısı veya benzerini yaşıyor ise oradaki karakterleri kendileri için “yandaş” veya “kaderdaş” gibi algılayıp bir nevi rahatlama hissine giriyor olabilir. Toplumda sıkça kullanılan bir cümle var: “Dert sadece bizde değil!” Evet; belki birçok aile veya bireyde sorunlar mevcut fakat bu durum şiddetin hiçbir türünü kabullenmek veya normalleştirmek anlamına gelmemeli.

Toplum olarak şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yapılmalı. En başta “kadın” ve “erkek” kavramlarını; ayrımcı söylemlerden uzak tutmalı ve yetişme çağında tüm bireylere hepimizin sadece birer birey hatta sıradan bir birey olduğunu çok iyi anlatmalıyız.

Özellikle bizim gibi toplumlarda kadına ve erkeğe farklı rol ve sorumluluklar yükleniyor. Toplumsal normlar daha çok erkek gücü üzerine programlanmış durumda. Ve bu durum erkeğe; istediği her şeyi yapabilecekmiş hissi verirken kadına da bir o kadar erkeğe bağlı olma mecburiyeti getiriyor. Fakat olması gereken kesinlikle bu değil. Ne kadın erkeğe ne de erkek kadına toplumsal statü yönünden kesinlikle mecbur veya bağlı olmak zorunda değildir. Bu eşitliği herkes anladığı zaman toplumdaki sözel ve fiziksel şiddetin de önüne büyük oranda geçilecektir. Erkeğe de kadına da taşıyamayacağı yükler ve sorumluluklar yüklemek anlamsız. Çünkü hayat müşterek bir yolculuktur.

Hiçbir durum veya mazeret, şiddeti meşru kılmaz ve şiddetin her türlüsü suçtur. Topluma düşen görev ise her durumda şiddete karşı çıkmak ve en önemlisi; her gün gözümüze sokulan şiddet içerikli filmlere rağmen toplumsal duyarlılığımızı kaybetmemek olmalı. Çünkü duyarsızlaşan bir toplumda her şey normalmiş gibi görülecektir.

 

Nehir Hanım bu güzel söyleşi için okurlarımız adına çok teşekkür ederim.

Rica ederim. Asıl ben teşekkür ederim. Ve “Yedi Renkli Kalem” okurlarına sevgilerimi sunarım.

Değerli Körfez Okurları!

Bugün sizlerle acının rengini ve acıyı ortaya çıkaran psikolojik nedenleri bir nebze de olsa paylaşmış oldum. Gönül ister ki her daim sevgiyi konuşalım. Ama maalesef gelişmekte olan ve halen evrimini tamamlayamamış dünyada bu henüz mümkün değil! Haftaya yepyeni konularla görüşmek üzere…

Sevgilerimle…

Fatih Haktan Coşkun

Paylaş
ETİKETLER:
Yok