Antalya
16.08.2019
A

Annemin özlü sözlerinden kelime hazneme girmiş, tekerleme niteliğindeki bir cümledir: “Yedik, içtik; gözden düştük!” Yanlış hatırlamıyorsam, ortaokul çağlarımda -90’lı yıllara tekabül eder- annemle birlikte misafirliğe gittiğim bir gün duymuştum bu cümleyi ilk. O gün gerçekten güzelce yiyip içmiştik ve hoş bir sohbetin ardından, kalkma vakti geldiğinde, annem bu cümleyi kurmuştu ev sahiplerine. Ben henüz cümleyi çözümlemeye çalışırken oradaki herkes, annemle birlikte gülmeye başlamıştı bile. O zaman anladım ki bu sempatik cümle; “misafirlik” jargonuna özgü bir espriydi. Nihayet ben de ortamı bozmamak için katıldım onlara. Fakat bir yandan gülümserken bir yandan da cümleyi analiz etmeye devam ediyordum: “Yeme içme kısmı tamam da neden gözden düşelim ki?” diyordum içimden. Sonraki yıllarda da çok duydum aynı cümleyi ama hiçbir gün ne anlama geldiğini sormadım kimseye. Ne de olsa herkes mutluydu ve önemli olan da bu değil miydi! O yüzden çok kafa yormadım üzerinde. Artık biliyorum...

Evet; misafirliğe gidilirdi ve “misafir olmak” veya “misafir ağırlamak” gibi kavramlar vardı hayatımızda. Ahizeli telefonlarımız, üstü dantel örtülü telefon sehpalarımız ve sehpaların yanında; tanıdıklarımızın “ev telefonu” numaralarının yazılı olduğu telefon rehberlerimiz... Hepsi uyum içinde, evin en güzel köşesinde öylece dururdu. Belki şimdikiler kadar “akıllı” değildi ama daha usluydu kendi köşesinde sessizce duran telefonlarımız. En azından; gerektiği kadar işe yaradığının farkındaydı hepsi ve asla ev sahibini esir almazdı hiçbiri! Sohbetleri bölüp saygısızca araya girmezlerdi! Ki zaten isteseler de kimse buna izin vermezdi! Çünkü misafirliğin en güzel yanı, hasbihal etmek ve birbirini dinlemekti. Konuşurken telefona değil birbirinin gözünün içine bakmak çok daha önemliydi.

“Müsaitseniz, size oturmaya geleceğiz!” cümlesi; haftada en az 3 kez duyduğumuz veya söylediğimiz bir cümleydi. İnsanlar; evlerini davete açmayı çok sever, birbirlerine ikramda bulunmaktan büyük keyif alır ve bilhassa kimse kimseyi, sofrasına oturtmadan, az da olsa bir şeyler yedirip içirmeden bırakmazdı. Günümüz iletişim şekline göre biraz ısrarcı bir tutum gibi algılansa da gerçekten değerli ve birleştirici bir davranıştı bu! Çünkü paylaşmak; biriktirmekten çok daha anlamlıydı! Ve çoğunlukla herkes aynı düşünceye sahipti: “Misafir bereketiyle gelir!”

Sınırsızca paylaşıyorduk o yıllarda; hem sofralarımızı hem hayatlarımızı... Çünkü biliyorduk ne kadar yersek yiyelim, ne kadar içersek içelim; asla kimsenin gözünden düşmeyiz ve kimse bizden rahatsızlık duymaz asla! Bilakis bu vesile ile birbirimize daha çok bağlanıyor ve çoğalıyorduk. Mutluyduk... Öyle ki ilk kez annemden duyduğum o dokundurmalı cümle bile ancak espri mahiyetinde kullanılıyordu. O kadar emindik yani kendimizden ve kalplerimizden! Fakat ne yazık ki birçok güzel şey gibi bu güzel alışkanlığımızın da son demleriymiş o yıllar; çok sonra anladık bunu! O yüzden artık biliyorum; gözden düşmenin yeme - içme ile alakalı olmadığını! Asıl gözden düşüş; paylaşımlar azalınca, saygı değerini yitirince ve gerçek sevgi tükenince başlıyormuş!

Birbirimizi bayramdan bayrama görmeye başlayınca... Hatta artık bayramlarda bile görememeye başlayınca... Çünkü bayramlar anlamını yitirip “tatil” algısına dönüşmeye başlayınca... Ailemizin, akrabalarımızın, eskimeyen dostlarımızın yanında olmak yerine otel odalarına kapanmaya başlayınca... Kimse kimseye “müsait” olmamaya başlayınca... Sofralarımızı, evlerimizi ve kalplerimizi birbirimize kapatmaya başlayınca... Azalıp yalnızlaşmaya başlayınca... Anladık! Geç de olsa...

Kim bilir belki de zamanında çok yedik, içtik ve gerçekten gözden düştük! Yıllarca espri olarak kullandığımız o cümle belki de biz farkında olmadan gerçek oldu! Hayır; ben buna inanmıyorum yine de! Ve inanmak da istemiyorum! Çünkü içimdeki, halen o esprili cümleyi çözmeye çalışan çocuğu kaybetmek istemiyorum! Ve biliyorum, hiçbirimiz istemiyoruz aslında! Sadece değiştik veya dönüştük biraz! Başka bir şeye... Bize ait olmayan bir şeye... Daha çok birlikte gülen, daha çok birlikte ağlayan, daha çok birlikte üreten, daha çok birlikte paylaşan ve daha çok birlikte mutluluk saçan bireyler iken günbegün kapandık içimize... Yitirdik en değerli zamanların anlamını!

Fakat “Yine de umut yok mu!” derseniz; bence var! Umut hep var... Umut hep olmalı! Sadece hatırlayalım o güzelim yılları yeter! Bayram sabahlarını... Büyüklerin ellerini, küçüklerin gözlerini... Kırmızı pabuçları, siyah iskarpinleri... Utana, sıkıla, gizlenerek uzanan yardım ellerini... Ve daha birçok şeyi... Hatırlayalım yeter!

Yoksa gün gelecek hepimiz şunu diyeceğiz: “Keşke yine bol bol yesek içsek de gözden düşsek!” Fakat bu defa kimse gülmeyecek! Çünkü hiçbir cümle, o yıllardaki gibi içten ve esprili olmayacak! Çünkü hiçbir ortam bu cümleyi kuracak kadar dost meclisi niteliği taşımayacak! Çünkü hiçbirimizin telefonunda “Müsaitseniz, size geleceğiz!” diyebileceği ve cevaben “Müsaitiz, buyurun gelin!” diye karşılık bulacağı kimse kalmayacak! Ve çünkü hiçbir zaman, kaybolan yıllarımızı bize geri veren olmayacak! O yüzden kaybetmeyelim; hem kendimizi, hem yıllarımızı, hem değerlerimizi...

Sevgili Okurlar! Bugün “Yedi Renkli Kalem”de bambaşka bir renge; unuttuğumuz, özlediğimiz ve hasretle andığımız “misafirperverlik” kültürümüze değinmek istedim. Çünkü her geçen gün bu hasreti daha yoğun hissediyor fakat her defasında -bayramlar da dahil- birbirimizi görmezden geliyoruz. Dört duvar arasına sıkışıp hiç kimseyle hiçbir şey paylaşmıyoruz. Sanki saklanır gibi veya birbirimizden kaçar gibi... Buna gerek yok! Şimdi yeniden açma zamanı; kalplerimizi, evlerimizi, sofralarımızı ve hayatlarımızı...

 

Gönül bağı sağlam ise

İkram zenginliktir beşere...

Lakin kopmaya görsün bir kez

İşte asıl o vakit

Gözden düşen düşene...

 

Saygı ve Sevgilerimle...

Fatih Haktan Coşkun

 

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok