Antalya
09.08.2019
A

 “Doğruyu söyleyenlerin sözünü...”

Çünkü tahammül edemiyoruz gerçekleri duymaya. Biliyoruz ki acıtır her gerçek. Saklanma çabası işte hep bundan... Kaçma çabası işte hep bundan... Oysa gerçeklerle çarpışarak kazanıyor insan; hayatla mücadeleyi ve içindeki bitmez savaşı! Ve ancak kendini yenebilen insan duyar, bir başkasının sesini. Önce kendimizi yenmeyi öğrenmeli! Çünkü hiçbir gerçek acıtamaz ve korkutamaz; kendini yenebilen insanı! Ki zaten onlar iyi bilir gideceği adresi. Güçsüzü seçer onlar! Peki ya biz! Güçsüz müyüz? Değiliz! Öyleyse neden kesiyoruz doğruyu söyleyenlerin sözünü? Neden dinlemiyoruz? Neden anlamak istemiyoruz farklı olanı? Neden ötekileştiriyoruz? Neden tüm renklere kucak açmıyoruz? Toplumca içe dönüş zamanı! Önce kendimizi yenmeli! Çünkü kazanılacak nice zafer var içimizde...

Neden kesiyoruz? “Başarıya koşanların önünü...”

Çünkü kıskanıyoruz! Evet! Açık ve net: Kıskanıyoruz! "Biz yapamadık o da yapamasın!" diyoruz. "Biz mutlu olamadık o da olamasın!" diyoruz. "Biz başaramadık o da başaramasın!" diyoruz. Ne sınavlarla dolu şu zorlu dünyada; ilk engele takılıp düştük diye ve üstelik düştüğümüz yerden kalkamadık diye; onlarca kez düşse de kalkıp yola devam edenlerin de önünü kesmek istiyoruz. Evet! Biz istiyoruz bunu, biz! Çünkü yaşamak için emek vermekten, mücadele etmekten kaçındığımız hayatı, başkalarının yaşadığını görmek istemiyoruz. Onlar da tıpkı bizler gibi düştükleri yerde öylece kalsınlar istiyoruz. Çünkü en sevdiğimiz oyun: Kadercilik! Biz bu muyuz? Değiliz! Öyleyse neden kesiyoruz başarıya koşanların önünü? Neden destek olmak yerine köstek oluyoruz? Neden alkışlamıyoruz? Neden tebrik etmiyoruz? Toplumca içe dönüş zamanı! Çünkü gidilecek nice yol var içimizde...

Neden kesiyoruz? “Dik duranların başını...”

Çünkü düzen bozulsun istemiyoruz! Ağzımızın tadı kaçsın istemiyoruz! Kimse konuşsun istemiyoruz! Kimse dik dursun istemiyoruz! Hepimizi boğan karanlık sessizlik, işte hep bundan... Oysa bilmiyoruz; konuşmak lazım! Daha çok konuşmak... Daha çok haykırmak... Daha cesur olmak... Fakat hiçbir şey bilmiyoruz! Üstelik bilmediğimizi de bilmiyoruz! Ve daha da beteri; bu halimizden gayet memnunuz ve bilgilenmek dahi istemiyoruz! Çünkü öyle öğretildi bize: "Az düşün, az konuş, çok çalış!" dendi. "Her doğru her yerde söylenmez!" dendi. "Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar!" dendi. İnandık biz de ve boyun eğdik sessizce düzene! Fakat ne zaman içimizden biri çıksa, eğmese boynunu ve dik dursa haksızlığa; bir anda alim - ulema kesildik! “En iyi bilen” olduk onun karşısında! Ve en ufak aykırı düşüncesinde, aldık başını gövdesinden bir kılıç darbesiyle! Oysa çok yanıldık! Ne çok yanıldık biz! Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytanlara dönüştük. Bir minicik horozun bile, istediği vakitte ötme hakkını elinden aldık! “Vakitsiz öten horozun, başını keserler!” dedik. Peki bu korku niye? Biz bu muyuz? Değiliz! Öyleyse neden kesiyoruz dik duranların başını? Neden savunmuyoruz haksızlığa karşı haykıranları? Neden tüm sesler çoğalıp çığlık olamıyoruz? Toplumca içe dönüş zamanı! Çünkü şahlanacak nice at var içimizde...

 

 

 

Neden kesiyoruz? “Sevgiye uzanan yolları...”

Çünkü kaostan besleniyoruz! Sevgi ve mutluluk... Aşk ve dostluk... Kardeşlik ve paylaşım... Kısacası hayata dair en gerçek duygular, yalnız masallarda olur sanıyoruz. İnanmıyoruz! Evet! Asıl problem işte bu: İnanmıyoruz! Dünyayı değiştirecek tek gücün "Sevgi" olduğuna inanmıyoruz! Amerikan fantezisi "Rambo" filmlerini göklere çıkarıp defalarca ve aynı heyecanla izlerken, ailemizin birer üyesiymiş gibi sımsıcak gülümseyen insanların olduğu ve belki de her an -farkında olarak veya olmayarak- yaşadığımız samimi duyguları bizlere en doğal şekilde aktaran "Neşeli Günler"i aynı heyecanla bağrımıza basmıyoruz! Rambo'ya (Sylvester Stallone) inandığımız kadar Turşucu Saadet (Adile Naşit) ve Kazım'a (Münir Özkul) inanmıyoruz! Oysa gerçek nerede? Sevgi nerede? Hayal ürünü bir kahramanın; sahte bir ringdeki, kırmızı boks eldivenlerinde mi? Yoksa hayatın içinden, gerçek bir turşucunun; çocuklarıyla oturduğu sımsıcak sofrada mı? Bunu göremeyecek kadar kör müyüz? Sevgi dilini öğrenmemek için bu kadar direnmek niye? Biz bu muyuz? Değiliz! Öyleyse neden değer vermiyoruz; kendi içimizden kopup gelenlere? Neden kesiyoruz sevgiye uzanan yolları? Neden öğrenmiyoruz sevmeyi - sevilmeyi? Toplumca içe dönüş zamanı! Çünkü paylaşacak nice sevgi var içimizde...

Neden kesiyoruz? Cana can katan fidanları... Bindiğimiz dalları! Gölgesinde mevsimler boyu oturduğumuz ağaçları... Hani o; sırma saçlara taç yapılan çiçekleri... Hani o; güzel gözlü ceylanların pınarlarını... Kaz Dağları'nı, Şirince'yi, Kelebek Vadisi'ni... Çoruh Nehri'ni, Çiseli Şelalesi'ni, Salarha Deresi'ni... Ve kim bilir; sayamadığım, daha nice doğal güzelliğimizi!

Neden kesiyoruz? Kesmeyin! Kestirtmeyin! Kesmeyelim! Kestirtmeyelim!

Sevgili Körfez Okurları ve Yedi Renkli Kalem Takipçileri!

Malum, önümüz Kurban Bayramı... Hepinize iyi bayramlar dilerken sizlerden ricam; bayramda ne “keserseniz” kesin ama yukarıda yazdıklarımı hayatınız boyunca “kesmeyin!” Kesecekseniz nefreti, kıskançlığı, öfkeyi, dedikoduyu, düşmanlığı, haksızlığı, savaşı, ihaneti kesin! Emin olun bu; kan akıtmaktan çok daha önemli ve değerli! Hatta bana kalırsa ibadet amaçlı, farz - vacip vecibelerini yerine getirmek ve sevap kazanmak gibi "kurusıkı" niyetlerle, hiçbir hayvanın canına kıymayın! Çünkü dinen böyle bir zorunluluk yok! Bu gibi törenler; yüz yıllardan beri gelen, zaman içerisinde dinselleştirilmiş ve gelenekselleştirilmiş toplumsal adetlerden ötesi değil. Kurban kesme geleneğini tercih edecekseniz de tamamen “paylaşım” odaklı olsun! Çünkü bayram gibi toplumsal olguların, paylaşıma dayalı sosyal yanlarını önemsiyorum. Özellikle günümüzde birçok şeye zam üstüne zam yapıldığını gördükçe ve kırmızı etin şu anki kilogram fiyatını (Minimum 70 TL'den başlıyor!) düşününce; maddi durumu iyi olan insanların "paylaşmak" amacıyla kurban kesip ihtiyaç sahiplerine dağıtmasını, toplumsal dayanışma ve mutluluk açısından değerli buluyorum. Allah bu gibi iyi niyetlerle hareket eden herkesin niyetlerini kabul etsin diyelim!

Her cuma olduğu gibi haftaya yeniden görüşmek dileğiyle...

Saygı ve Sevgilerimle...

Fatih Haktan Coşkun

Paylaş
ETİKETLER:
Yok