Antalya
11.07.2019
A
RÖPORTAJ , EĞİTİM
Millet ödevi; EĞİTİM
Millet ödevi; EĞİTİM

Eğitimde yaşanan sorunların çözümü için, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un, “Eğitim, bir milli ödevdir” sözünü hatırlatan Renk Eğitim Kurumları Yönetim Kurulu Başkanı Osman Günal, “Bu cümleyi anlayıp gereğini yapmazsak sorunları çözemeyiz” dedi. Günal, velilerin çocuklarında beklentisinin değişmesi gerektiğini de söyledi

Röportaj: Hasan Yavaşlar

BEKLENTİLER DEĞİŞMELİ

Renk Eğitim Kurumları Yönetim Kurulu Başkanı Osman Günal, Türk eğitim sisteminin içinde bulunduğu durumu ve sorunlarını anlattı. Eğitim sisteminin düzelmesi için öğrenci velilerinin taleplerinin düzelmesi gerektiğini belirten Günal, “Kimse çocuğunun ara eleman olarak yetişmesini istemiyor, herkes ‘Genel müdür’ olmasını bekliyor. Anne babalar, eğitimden beklentilerini mutlak surette değiştirmeliler. Öğrencinin yarışın içinde kalması ve elinden geleni yapması yeterlidir, sonuç ne olursa olsun, razı olmayı öğrenmemiz gerekiyor” dedi.

O CÜMLEYİ ANLAMALIYIZ

10 yıllarca sistemi bozulan eğitimin bir anda düzelmesini beklemenin gerçekçi olmadığını belirten Günal, şunları söyledi: “10 yıllar belki 100 yıllar boyunca sistemi bozmuş, ifsat etmişiz sonra Ziya Bey göreve gelmiş 6 ayda her şeyi düzeltmesini bekliyoruz. Bu mümkün değil. Kendisinin söylediği birçok şey var ve ben en önemli tespitinin ‘Eğitim bir millet ödevidir’ cümlesi olduğunu düşünüyorum. Bu cümleyi anlayıp gereğini yapamazsak eğitim-öğretim süreçlerimizde pek de bir iyileşme gerçekleşemeyecektir”.

------

Osman Bey öncelikle bize kendinizi tanıtır mısınız?

İsmim Osman Günal. 1980’de Konya’da dünyaya geldim ama aslen Antalyalıyım. Babam öğretmen annem ev hanımı, neredeyse tüm sülalem öğretmen diyebilirim. 2004 yılında Gazi Üniversitesi, Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nü bitirdim. Formatör öğretmen yetiştirmek maksadıyla açılan bir yüksek lisans programına dâhil olarak rehberlik alanına geçiş yaptım. 5 yıl kadar Ankara’da çeşitli dershanelerde çalıştım ve askerlik sonrası Antalya’ya geldim. 2010-2015 yıllarında bir danışmanlık merkezi işlettim. Son 5 yıldır da hem kurs, hem de okul işletiyorum. Yani aslında eğitim-öğretim adıyla anılan bu organizasyonun neredeyse her yerinde bulundum. Şimdi aynı zamanda 8. Sınıfa başlayan bir öğrencinin de velisiyim. Küçük kızımda anaokuluna başlayacak. Eşimle de üniversitede sınıf arkadaşıydık, o da öğretmen ama sağ olsun benim yoğun iş tempomda biraz da çocukların süreçlerini yürütebilmek adına çalışmamayı seçti, fedakârca davrandı aslında.

 

Eğitim-öğretim faaliyetinin her yerinde oldum dediniz, bu neden önemli?

Çünkü insanın öğrenme sürecine en büyük katkıyı yaşamak eyleminin kattığını düşünüyorum. İnsan yaşamadığı şeyleri belki kitabi olarak öğrenebilir ama bu durumda gerçek anlamda öğrenme gerçekleşemeyebilir. Eğer birey öğrendiği bilgileri yaşar, deneyimlerse işte o zaman gerçek anlamda öğrenme gerçekleşmiş olur. Bu durum herkes için doğrudur ama benim için çok önemli, deneyimlediğim her şeyi çok daha iyi öğreniyor ve anlıyorum diyebilirim.

 

 

Yani ‘eğitimin bugün içinde bulunduğu durumun mimarı ailelerdir’ mi diyorsunuz?

Tam olarak böyle ifade edilemez fakat aile toplumu ve toplumun değer yargılarını oluşturduğu için çok etkilidir. Bu yaklaşımın doğru olup olmadığını bir yana bırakalım ve şu soruya cevap arayalım.

Eğitimi devlet ve egemenler mi şekillendiriyor, yoksa toplumun talebi mi?

Bu cevaplanması gereken çok önemli bir soru. Evet devlet toplumun talebinin şekillenmesinde de çok etkilidir, en azından attığı adımlarla ama burada biz temel belirleyicinin devlet olduğunu söyleyemeyiz, bu biraz toplum adına öz eleştiriden uzaklaşmak anlamını taşır.

Birkaç örnekle durumu anlamaya çalışalım;

-Velilerin ilkokula başlayan öğrencilerin hızla okuma yazmayı öğrenmesini istedikleri bilinen bir gerçek. Bu talep süreci şöyle yönlendiriyor: Öğretmen, en sevilen öğretmenlerin en hızlı okumaya geçirten öğretmenler olduğunu fark edip bu hususta koşmaya başlıyor. Daha yolun başında öğrenci kendisinin sıkıştırıldığını ve zorlandığını düşünmeye başlıyor. Birey kendini bir yarışın içinde buluveriyor. Bir yerde yarış varsa sadece bir tane birinci vardır ve artık maalesef sanki 1’nci dışındaki hiç kimse başaramamış gibi bir sosyal algı söz konusu. Bu da öğrencinin eğitim sürecine başlar başlamaz yenilgi ile başladığını ona hissettiriyor. Bu her biri için böyle olmasa da anlamlı bir çoğunluk için maalesef böyle. Sonuçta velinin ‘hadi hemen okusun’ talebi olumsuz bir sürece dönüşüyor. Eğitim verenler (bakanlık, okul ve öğretmen) bu talebi dikkate almamalılar ama gerçekten okullarda yaşanan süreç öğretmen açısından çok zorlu. Yani yarışa dâhil olmamayı başarabilmesi çok zor öğretmenin. Başarabilenler de yok değil esasen.

-Bir başka örnek daha inceleyelim. Eğitim-öğretim sürecinin her aşamasını test biçimindeki sınavlarla ölçüyoruz. Bu sınavların sonucunda neredeyse her veli çocuğunun ilk 10.000’de olmasını arzu ediyor hatta bazı veliyi bu bile kesmiyor. Ama şunu unutmamalıyız ki; bu sınavlar başarıyı ölçen sınavlar değil, yarışma sınavı. Tüm öğrenciler çok iyi çalışmış olsa ve tüm bilgileri öğrenmiş bile olsa sınava giren 1 milyon kişi varsa birisi mutlaka 1 milyonuncu olacak. Bizim bu anlamdaki talebimiz sıralama ekseninde değil de çabalamayı kıymetli bulmak şeklinde olmalı.

Daha o kadar çok örnek verebiliriz ki, biz ebeveynlerin talebi düzelmeden devlet ve eğitim verenler bu işi düzeltemez. Bir ara kamu spotları falan hazırlandı, bazı özel firmalar “Meslek lisesi memleket meselesi” şeklinde reklamlar hazırladı ama mesleki eğitimin durumu ortada. Hiç kimse çocuğunun ara eleman olmasını istemiyor. Herkes ‘Genel Müdür’ olmak istiyor aslında, olmadı doktor en kötü masa başı bir memuriyeti olsun şeklinde bir düşünce var toplumda. İşte tüm bu talepler eğitimde neredeyse her şeyi yönlendiriyor.

 

Sınavlardan bahsettiniz, bu sınav sistemleri sürekli değişiyor, takip etmekte zorlanıyoruz, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Sınav sisteminin sürekli değiştiği aslında doğru bir bilgi değil. Göreve gelen milli eğitim bakanlarının birçoğu eğitim işinden anlamıyordu. Böylece gelen her bakan, bürokrat ve danışmanlarının da yönlendirmesi ile ‘sistemi yeni baştan kurguluyoruz’ gibilerinden garip cümleler kurup sınavın adını ve uygulanış biçimini ufak dokunuşlarla değiştirdi. Bu değişikliklerin hiçbiri gerçek anlamda sistemi değiştirmek anlamına gelmiyor aslında. Hatta şöyle söylesek yanlış olmaz: 1974’ten beri uygulanan sınav sistemi ilk defa 2018 YKS ile anlamlı bir değişikliğe uğradı. Soru modeli değişti ve bu gerçekten köklü bir değişiklikti. Ondan önce 1981, 1999, 2005, 2010 yıllarından yapılan değişikliklerin tamamı çok yüzeysel, uygulanış şekline yönelik değişikliklerdi. Bazen yüzeysel bilgi talep etti sınav, bazen daha derin bilgi talep etti ama hep aynı tarzda sorular farklı süre ve oturumlarla uygulandı durdu.

 

Bu yeni soru modeli dediğiniz şeyi nasıl anlamalıyız?

Herkesin adını ezber ettiği TİMS ya da PİSA gibi sınavlarda başarısız olduğumuz tespiti belki de son 5 yılın eğitim alanında en çok konuşulan konuları arasında. Bu sınavlarda öğrenciye neredeyse sadece anlama ve yorumlamaya yönelik sorular soruyorlar. Biz de ülke olarak bu anlamda sistemimizi köklü bir şekilde değiştirdik. Yani aslında soru modelimizi uluslararası sınavların modeline doğru dönüştürmek için dümen kırdık. Hem liselere geçişte, hem de yükseköğretime geçişte önceki yıllardan çok farklı, okuma ve yorumlama becerilerinin çok önemli olduğu bir modelle yol almaya başladık ki olması gereken de buydu. Bu konu ile ilgili şu an yaşanan en önemli sorun şu ki; öğrenci ve öğretmen bu yeni soru modeline alışık değil. Umarım gelen tepkilerden hareket edilerek el yazısı meselesinde olduğu gibi popülist bir politika ile bu soru modelinden de vazgeçilmez.

 

(KUTU) (Foto: Eğitim sureci)

 

Eğitimin 4 temel faktörü

 

Eğitim-öğretim süreçleriyle ilgili birçok deneyiminiz var, sizce Türkiye’de eğitim nereye gidiyor?

Bu çok derin ve cevaplanması zor bir soru aslında. Bir kere eğitim çok boyutlu bir iş. Birçok alanla ilgili organizasyonlar bütünü. Eğitim ekonomi ile ilgili, eğitim psikolojisi başlı başına bir alan, tamamen sosyolojiden etkilenen bir süreç. Bugün birey açısından bakacak olursak eğitime, 4 temel etkili faktörü önemsiyorum. Hatta bireyin eğitim sürecini en çok etkileyen unsurları 4 alt başlıkta topladığımı söyleyebilirim.

Aile(çekirdek ya da geniş aile),

Diğer tüm sosyal çevre,

Eğitim-öğretim ortamları,

Televizyon ve sosyal medya,

Yaşadığımız bu dönemde şu saydığım unsurların hepsi çok etkili. Eğitim bunlardan hiçbirinin tek başına düzelmesi ile düzelmez. Bunların içinde bence en çok etkili olan aile ama ben ailenin etkili oluşunu bireyin üstündeki doğrudan etkinin ötesinde daha güçlü bir sosyolojik etki olarak algılıyorum. Aile toplumu ve o toplumun değer yargılarını oluşturuyor. Bu değer yargıları oluşturma süreci de aslında tüm süreçleri etkileyen bir kelebek etkisi yapıyor.

Bir örnekle açıklayacak olursak eski öğretmenlerle günümüz öğretmenlerini kıyaslayıp bir çırpıda “Ahh ahh nerede o eski öğretmenler!” deyiveriyoruz. Peki, sizce bu öğretmenler bir gün “Durun durun bir şeyler yapıp artık daha az sorumluluk almalıyız” mı dediler, yoksa biz aileler olarak öğretmenlere sistematik davranışlarımızla el mi çektirdik? Bu sorunun cevabı çok önemli.

 

 

(KUTU) (Foto: Bakan Ziya Selçuk)

 

‘Ziya Hoca’nın toplumla mücadelesi…

 

Ziya Öğretmen diye anılmayı seven yeni Milli Eğitim Bakanımızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sorunun gelişi bile çok anlamlı, ben Ziya Hoca ya da Ziya Öğretmen diye anılmanın Ziya Selçuk için hiçbir önemi olduğunu zannetmiyorum. Yanlış anlaşılmak istemem ama Türkiye’de kullandığınız sözcüklere, sevdiğiniz renklere bile anlam yükleniyor. Bunlarla ‘sağcı’ ya da ‘solcu’ algılanıyorsunuz. Ankara Karanfil Sokak’ta bir kafeye girmiştim, tüm duvarlar kırmızı ve duvarda yeşil renkte bir yazı “yeşile rağmen” yazıyor. Çok saçma buluyorum bu durumu. Ziya Bey bence çok donanımlı ve fikirleri itibariyle ülkemiz için bakanlığı bir şans ama toplumun talep ediş biçimi ile mücadele edip edemeyeceğini zaman gösterecek. 10 yıllar belki 100 yıllar boyunca sistemi bozmuş, ifsat etmişiz sonra Ziya Bey göreve gelmiş 6 ayda her şeyi düzeltmesini bekliyoruz. Bu mümkün değil. Kendisinin söylediği birçok şey var ve ben en önemli tespitinin ‘Eğitim bir millet ödevidir’ cümlesi olduğunu düşünüyorum. Bu cümleyi anlayıp gereğini yapamazsak eğitim-öğretim süreçlerimizde pek de bir iyileşme gerçekleşemeyecektir.

 

Son olarak “Eğitim Bir Millet Ödevidir” cümlesini nasıl anlamalıyız neler yapmalıyız?

Bu soruyu maddelerle cevaplayalım, çünkü çok önemli!

-Her şeyi bakan düzeltsin ya da devlet düzeltsin şeklindeki talebimizden vazgeçmeli, hiçbir faninin bu kadar güçlü olmadığını bilmeliyiz.

-Bakanlık ve devlete düşen en önemli görev; vatandaşın talebi ile memleketin ihtiyacı arasındaki bağlantıları doğru anlamak ve buna bağlı olarak doğrudan yana aceleci olmayan bir tavır geliştirmektir. Bugünden yarına değiştirilen hiçbir şey anlamlı sonuçlar üretmiyor, sadece popülist politikalara dönüşüyor.

-Anne babalar eğitimden beklentilerini mutlak surette değiştirmeliler. Bir öğrencinin yarıştırılması derece beklentisi ile çok olumsuz bir sürece dönüştürülüyor. Süreç beklentisi ile hareket etmeliyiz. Öğrencinin yarışta kalması ve elinden geleni yapması yeterlidir, sonuç ne olursa razı olmayı öğrenmemiz gerekiyor.

-Öğrenci kardeşlerimizin ise özgürce düşünmeye, bolca okumaya, hata yapmaya ve bunun için de sıkça denemeye ihtiyacı var. Denemeli yanılmalı ve bu yolla öğrenmeliler. 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok
YAZAR: