Antalya
08.07.2019
A
RÖPORTAJ
Ankara'dan Ürünlü'ye bir yaşam
Ankara'dan Ürünlü'ye bir yaşam

ODTÜ’nün bir araştırma için geldiği Düğmeli evleri ile ünlü İbradı’nın Ürünlü köyüne aşık olan matematikçi Nurhayat Varol, dingin bir hayatın sefasını sürüyor. Ürünlü’de satın aldığı evin bir bölümünü sanat galerisine çeviren Varol ile köy ve kent yaşamını konuştuk 

 

Röportaj: Mustafa KOÇ

 

Kentin kalabalığından, kent yaşamının karmaşasından sıkılanların özlemi kalabalık, karmaşa ve gürültüden uzak, sakin bir yerde yaşamak. Bu tür bir yere gidenlerin birkaç gün içinde sıkılıp, kente geri döndüğü de bir başka gerçek. Böyle bir yaşamı benimseyip köylülerle, doğayla iç içe, doğayla barışık bir yaşam sürdürmeyi başaranlar da yok değil. Nurhayat Varol bunlardan biri. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nin (ODTÜ) bir araştırması için İbradı - Ormana bölgesinde çalışmalar yapan Nurhayat Varol, düğmeli evleriyle ünlü Ürünlü Köyü'ne vurulur; bir ev alıp, buraya yerleşir. Tanınmış bir fotoğraf sanatçısı da olan Nurhayat Varol, emekli aylığının bir bölümünü geçimi, diğer bölümünü belgesel ve fotoğraf çalışmaları için kullanır. Tamiratını gerçekleştirdiği düğmeli evin ahır ve samanlık olan alt katlarını sanat galerisi ve atölye olarak değerlendiren Nurhayat Varol, üst katları kişisel kullanımı için düzenlemiş. Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Matematik Bölümü mezunu olan Nurhayat Varol'la, Ankara'dan Ürünlü Köyü'ne uzanan yaşamını; bu yaşamın kolay ve zor yanlarını konuştuk.  

Ürünlü macerası nasıl başladı?

Birçok kuruma olduğu gibi ODTÜ Rektörlüğü'ne de Ürünlü Köyü'nden bir dilekçe veriliyor. Dilekçede, "Köyümüzün düğmeli evleri bakımsızlıktan yıkılma, çürüyüp gitme durumuyla karşı karşıya, restorasyon için yardım edin" deniyor. Rektörlük köylülerin talebini Mimarlık Bölümü'ne gönderiyor. Sonrasında Mimar, şehir plancısı, sosyologlardan oluşan bir ekip oluşturuldu. ODTÜ'de üç ay boyunca çalışma yapıp köydeki geleneksel yaşamı, köy mimarisini, sokak düzenini, endemik bitkileri, yöre hayvancılığını ve diğer başlıklarımızı belirleyip 2006 Mayısında bir haftalık bir çalıştay yaptık. Çalıştaya tüm kamu kurumu temsilcileri ve konuyla ilgili meslek odası ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerini çağırdık. Köyde çalışmalarımız oldu, şenlikler düzenledik, bu süreç içinde bende bir köy evi alma düşüncesi gelişti. 2007 Eylülü gibiydi, bir ev aldım, 2009'dan itibaren evi yaşanılır hale getirmek için düzenlemeye başladım. Evin dokusunu bozmadan yaşanılır hale getirdim. Ahırı sanat galerisi olarak düzenledim. Samanlıkları atölye, karanlık oda düşüncesiyle düzenledim. Çatı ve balkon değişti. Bombelenen duvarlar vardı, onlar düzeltildi.

Burada yaz aylarında mı yaşıyorsunuz?

İl zamanlar 4 - 5 ay Ankara'da, 7 - 8 ay köyde şeklinde yaşadım. Üç yıldır yaz - kış köyde yaşıyorum.

Kente dönme düşünceniz yok mu?

İlk zamanlar bu düşünce kafamı kurcalıyordu; "Acaba döner miyim?" diyordum; üç yıldır bu çelişkiyi yaşamıyorum.

Sosyal - kültürel yönden sıkıntı yaşıyor musunuz?

Bu eksikliği hissediyorsunuz. Zaman zaman Ankara ya da Antalya'ya gidiyor; arkadaşlarımla, dostlarımla bunu gidermeye çalışıyorum.

Belgesel çok güzel olmuş. Elinize sağlık. Belgesel düşüncesi nasıl gelişti?

Belgeseldeki Kübra teyze bir başlangıç oldu. Teyzenin doğal ve yerel özellikleri yanında dinamiği de çok güçlü. Diğer köylülerden çok farklı biri. Sohbet etmek için başkalarına asla gitmiyor. Asla dedikodu yapmıyor. Şehre ilişkin hiç bir talebi yok. Doğada, yerel yaşamda çözüm arıyor. Ürettikleriyle de bana rehberlik yapıyor. Teyzeyle yakınlığımız filmin akıp gitmesini getirdi. O hem rehberim, hem arkadaşım, hem de bana karşı anne ilgisi var.

Film biraz daha uzun olsa ortaya bir Nuri Bilge Ceylan filmi çıkabilirmiş. Üzerinde biraz daha çalışsanız olmaz mıydı?

Benim düşüncem de bu yöndeydi. Ama teyzede alzheimer durumları gelişti. O nedenle daha fazla ilerleme şansımız ortadan kalktı.

Biraz köyden bahseder misiniz?

Köyde çok az kişi yaşıyor; 70 - 80 kişi kadar. Onlar da yaşlılardan oluşuyor. Çobanların yaşamını merak ediyorum. Çobanların yaşamı da bitmek üzere. Çocukları istemiyor. Karı - koca bu işi yürütmeye çalışanlar çok zor bir yaşam sürüyorlar. Nisan'dan bu yana onlarla bir çalışma başlattım.

Fotoğraflarınızı evinizde mi sergiliyorsunuz?

Evet, gelince görürsünüz. Ankara'da da sergiler açtım.

Evinizi pansiyonculuk gibi, ticari bir işletme olarak da değerlendirmeyi düşünmediniz mi?

Para kazanma düşüncesiyle değil, bir idealist olarak bu yaşamı tercih ettim. Yine de ilk zamanlar pansiyonculuk benzeri, para kazanacak bir işle köy yaşamını birleştirmeyi düşünmedim değil. Ama böyle bir şey idealinizdeki yaşamı da, gelen konukları da tüketecek bir şey. İş para kazanma olayıyla bütünleştiğinde köy yaşamı endüstrileşiyor, köy yaşamı olmaktan çıkıyor. Küreselleşmenin yarattığı bu endüstrileşme insanların bakır kaplarını kentten gelene satıp, yerine alüminyum kap, plastik leğen almasıyla; ahşap divanlarını satıp mobilyacıdan kanepe getirmeleriyle; köylünün yerel yaşama yabancılaşmasıyla sonuçlanabiliyor. O nedenle ben evimin odalarını kiraya verme yerine, evimde konuklarımı ağırlamayı tercih ettim.

Bahçeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bahçede sebze meyve üretimi yapıyorum. Badem, nar, zeytin, üzüm, incir,  bahçede bulunan meyveler. Meyve - sebzelerden kışlık ürünler de yapıyorum. Bu durum bana çok para harcamayı gerektirmeyen bir yaşam sağlıyor. Kapitalist sistemin dayattığı tüketim anlayışından uzak kalmak istediğim için Ürünlü'ye yerleştim. Küçük bahçe üretimi bunu kolaylaştırıyor. Sirkemi, zeytinimi, pekmezimi, daha birçok şeyimi burada hallediyorum. Kendi kendimin terzisi oldum; kendime elbise dikiyor; sökülmüş bir kazağı tamir edebiliyorum; bunlar aynı zamanda bana şifa oluyor.

Modern yaşama has buluşmaları, örneğin bir kafede arkadaşlarla oturup bira sohbeti yapmayı, eğlenilen bir ortamda bulunmayı filan özlüyor musunuz?

Uzun süre kentte yaşadım, bu arada uzun süren çalışma yaşamım oldu. Kent yaşamına, kentteki çalışma yaşamına yönelik eleştirilerim vardı. Statü sahibi olmak, güvenlikli bir apartman katında daire sahibi olmak, toplumda sizi öne çıkaracakmış imajı yaratılıyor. İnsanlar beton yığını arasındaki günlük koşuşturmaya sırf bu nedenle teslim oldular. İnsanlara kendi yaşamını kendinin yönlendirmesi, kendini yeniden var etme seçeneği bırakılmadı. Alışveriş için bir AVM'ye, muhabbet için bir kafeye koşturma, tüketim odaklı yaşam kısırdöngüsü içinde yaşanır hale gelindi. Evlerde buluşma, daha yakın ilişkiler kurma ortamı ortadan kalktı. Köyde insanlarla yan yana, yüz yüze ilişki kuruyor, bu ilişkinin doyumuna varıyorsunuz. Aynı yakınlığı doğayla da kuruyorsunuz. İnsanlarla, doğayla iç içe bir yerel yaşam daha önce de özendiğim bir şeydi. Ürünlü'ye gelip yerleşmek, bunu bir özen olmaktan çıkardı.

Kent yaşamında, kalabalığın arasında saklanma, olur olmaz şeylerle muhatap olmama şansı var. Köyde Cuma namazına gidip gitmemenizden kıyafetinizin şu ya da bu şekilde olmasına kadar denetlenme durumu ortaya çıkabiliyor. Bu tür "mahalle baskıları"na maruz kalmaktan korkmuyor musunuz?

Dışarıdan gelen biri olduğunuz için zaten "yabancı" tanımı altında değerlendiriliyorsunuz. Bu tanım bana iyi geldi. Doğrudan yaşamınıza girip, müdahalede bulunulması olasılığını bu tanım azaltıyor. Köylülerle çok yakın olmamıza rağmen, yine de aramızda bir mesafe söz konusu. Ailenin bir parçası görüp, sorunlarını benimle paylaşıyorlar. İşin bir yanı bu iken, diğer yandan sözünü ettiğimiz mesafe de bir noktadan sonra kabullenilmiş oluyor. Buradaki ilişki, kaybolma değil, yakınlaşma ilişkisi. "Nereye gidiyorsun?" diyorlar, örneğin; bunu beni sorgulamak için değil, benimle ilgilendikleri için yapıyorlar. Kentte, kaybolayım derken insanlara değmeden, insanlara dokunmadan, onlarla konuşmadan geçip gidiyorsunuz. Köy yaşamını çekici kılan, kentin bu içtenlikten uzak ilişkilerinin yerine geçen, insanlarla kurulan bire bir, yüz yüze ilişkiler. Kendimi doğaya bırakma, doğada kendi içselliğimle baş başa kalma, kırsal yaşamı çekici kılan ikinci neden de bu diyebilirim.

Böyle bir yaşamı tercih ederek geliyorsunuz, ama geldiğiniz yerde, köylüler arasındaki ya da köylülerle devlet arasındaki bir sorunun ortasında bulabiliyorsunuz. Ürünlü deneyimi sizin için bu açıdan bir anlam taşıyor mu?

Evet taşıyor. Ürünlü sınırları içinde Üzümdere üzerinde inşa edilmek istenen HES projeleri var. Bu durum dediğiniz türden bir sorun. Ama bu durum, buraya yerleşmekten pişmanlık duymamı gerektiren değil, buraya bağlanmamı getiren bir durum.  HES'lerle ilgili toplantılara katılıyor, köylülerin dilekçesini kaleme alıyorum. Kamu kurumu ve sivil toplum kuruluşu temsilcileriyle bu konuları görüşmelerine destek veriyorum. Toplantılara konuyla ilgili görevliler geldi; Kaymakam geldi örneğin, bölge sakinlerini dinlediler. Bu tür nedenlerle beni sevdiler, benimsediler. 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok
YAZAR: