Antalya
11.04.2019
A

 

 John Lahr’ın, “Chaplin ve Keaton, insanların özlem ve kaygılarının altında yatan lügatin fiziksel olduğu bir dönemi yansıtıyorlardı. Şarlo bir dinamizm efsanesi yaratmıştı, o ise yenilgi efsanesi ortaya çıkardı” sözleriyle kavramaya çalıştığı Woody Allen’ı 70 yıla dayanan kariyeriyle (ve geçen hafta sonu Antalya Kültür Sanat’ta yapılan bir söyleşi nedeniyle) masaya yatırmak istiyorum. 

 

Bir Kaçış Ustası 

Sinemadaki ilk yıllarında sadece güldürmeyi hedefleyen bir görüntü çizdiği iddia edilse de, Allen için eksik bir tanımlamadır bu. Evet, sessiz klasiklere saygı duruşu anlamına gelebilecek, Keaton ve Lloyd’a selam göndermekten geri durmayan filmlerdir bunlar; ancak “Bananas” ve “Sleeper” gibi yapımları 68 ütopyasından zellikle özgürlük taleplerinin geniş kitlelerle buluştuğu bir dönemin tüm enerjisini bünyesinde barındıran ikinci filmle) ayrı düşünmek olanaksızdır. 

İnsanların dürüstlüğün bariz erdemini fark etmesi gerektiğini savunan yönetmenin naif yaklaşımındaki ilk kırılma, politik altüst oluşların hız kazandığı Nixon döneminde gerçekleşir. O günlerde çok da siyasi bir tip olmadığının altını çizen Allen, buna karşın dönemin ABD Hükümeti’nin baskı ve ezmeye müsait olduğundan yakınmaktadır. 

70’lerdeki sinema anlayışını önce geri çekilme, ardından da kaçma şeklinde özetleyebileceğimiz Allen sineması, ilk ipuçlarını bir oyunundan uyarlanan, Herbert Ross’un “Play it Again Sam”inde gösterir. Manhattanlı, orta sınıf, iyi bir eğitim almasına rağmen nevrozlarından mustarip Allan karakterinin, hayallerinden süzülüp gelen Bogart’tan ders almasına tanık olduğumuz film, bir yanıyla 40’ların “erkek” imgelemine 70’ler dünyasından trajikomik bir karşılık anlamına gelse de, güven duygusunun yitirildiği ve ütopyanın karanlığa dönüştüğü bir dünyaya da işaret eder. 

Alvy Singer’in (“Annie Hall”) öncülü kadar şanslı olmadığı bu dönemde, yeni orta sınıf mizahının çatısını kumdan kalelerle örmeyi sürdüren Allen, en yakın dostu psikologu olan, sosyalleşmeyi bir türlü başaramayan kentli karaktere eşsiz bir yorum getirir. 

 

Yol Ayrımına Doğru 

Amerikan Rüyası’na dalan İtalyan Aygırı’nın yeni dönemin yıldızı olduğu günlerde doruğa ulaşan kaçış; “Manhattan”, “Zelig”, “The Purple Rose of Cairo” gibi filmlerle 80’lerin ikinci yarısına kadar devam eder. Allen’ın kariyerine en parlak ve verimli dönem olarak eklenen bu yıllar, birden çok karakterin iç içe geçmiş karanlık ilişkilerini anlatan “Hannah and Her Sisters”, “Crimes and Misdemeanors”, “Husband and Wives” ile yeni bir yol ayrımına işaret etmekle birlikte yine ilgiye değerdir. 

90’ların başlangıcında özel yaşamındaki çalkantılarla boğuşmak zorunda kalan Allen, çocuk tacizi suçlamaları ve eski sevgilisi Mia Farrow’un evlatlık kızıyla olan ilişkisiyle magazin basınının gündemine oturur. “Her yıla bir film” anlayışından taviz vermemesi bir yana; Chazz Palmintieri’ye rağmen gang öyküleri, Keaton’la cinayet serüvenleri, DiCaprio’yla şöhretli olma halleri, seyirci için artık çok fazla anlam ifade etmemektedir. 

 

Yeni Serüvenler 

Bergman ve Fellini’ye hayranlığı bilinen Allen’ın “Avrupa” hayali 2005 yılında gerçek olur! 40 filmlik New York macerasına son vermek zorunda kalan sanatçının yeni serüveni başlamıştır. Chaplin dışında kendi eserleri üzerinde kontrol sahibi olup, bir sanatçı gibi çalışmasına izin verilen tek komedyenMatch Point” ve “Vicky Christina Barcelona” bir yana, “Midnight in Paris” ile önemli bir eşiğe gelecek ve yapım, gişede en başarılı Woody Allen filmine dönüşecektir! İdealleri ve ilişkisi arasında kalan bir gencin karar verme sürecini konu alan eserHemingway’den Fitzgerald’lara, Picasso’dan Dali’ye pek çok sanatçıyı öyküye dâhil ederken, Gil’e de Allen’ın alteregosu olma fırsatı tanır. 

Ne diyelim, nice yıllara Woody! 

 

 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok