Antalya
09.11.2018
A
GÜNCEL , RÖPORTAJ
Çiftçi üretimden bilinçli kopartıldı
Çiftçi üretimden bilinçli kopartıldı

ZMO Onur Kurulu üyesi ve ZMO Antalya Şubesi eski başkanı Vahap Tuncer, son 10 yılda çiftçinin yeteri kadar desteklenmediğini belirterek, çiftçinin hükümet tarafından bilerek üretimden koparıldığını savundu. Tuncer, “Köyler boşaltıldı. Trakya büyüklüğündeki bir alan, ekilip dikilmekten vazgeçildi” dedi.

RÖPORTAJ: Müzeyyen Yüce 

Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Onur Kurulu Üyesi ve ZMO Antalya Şubesi eski başkanı Vahap Tuncer ile Türkiye’nin geçmişten günümüze gelen tarım politikasını konuştuk. Türkiye’nin planlı bir üretim politikasının olmadığını savunan Vahap Tuncer, önce ithalat, ardından Endüstriyel tarım şimdi de ihracata dayalı üretim ekonomisinin benimsendiğini söyledi. Geçmiş dönemlerde köylünün üretimden koparıldığını, Trakya büyüklüğündeki alanların ekilmekten vazgeçildiğini hatırlatan Tuncer, şimdi devlet teşviki ile kırsala dönüşün sağlanmaya çalışıldığını söyledi.

Antalya’da tarımsal üretim potansiyeli yüksek 8 ova koruma altına alında geçtiğimiz günlerde. Bu kararın uzun vadede uygulanabilirliği nedir?

Bakıldığında sevindirici bir karar; ancak koruma altına alınan tarım alanlarına artık ‘çivi çakılamaz’ anlamı da taşımıyor. Toprak koruma kurullarının bu kararın göbeğinde. Bu yüzden Toprak Koruma Kurulu üyelerinin bürokrasiden uzak kişilerden seçilmesi, kurulun siyasi baskıdan uzak olması ve kamu yararı gözeten bir yapı oluşturulması bir gerekliliktir. Bu yapılmadığı takdirde bu kanunun işe yarayacağını düşünmüyorum. Toprak Koruma Kurulları tarafından  ‘tarım dışı kullanımında kamu yararı vardır’ diye karar çıkarıldığı takdirde bu ovalarda da benzer sıkıntılar söz konusu. Geçmiş dönemlerde bu gibi olaylara şahit olduk. Bu alanların SİT alanı olması da bir şey değiştirmez. Tabiatı Koruma Kurulu da dahil olmak üzere SİT alanlarının süreç içinde SİT derecelerinin değiştirilerek imara açıldığını da gördük.

Hükümetin tarım politikalarını uygulanabilir bulmuyor musunuz?

16 yıldır tarım ile ilgili çıkarılan kanunların hepsi göstermelik. Antalya’nın en büyük ovalarından biri Serik-Aksu Ovasıdır.  Expo 2016 yapılacağı zaman ben Expo’nun kentin kuzeyinde bir yere yapılmasını önermiştik. Hatta yer olarak Duacı’daki eski çöplük alanını işaret etmiştik. Antalya’daki birinci sınıf tarım alanları sahil boyunca uzanır. Bu tarım arazilerini rant baskısından kurtarabilmek için de kentin gelişimini kuzeye, Toroslara doğru yönlendirilmesini önermiştik. Aksu’ya yapılacak bir Expo’nun gelecekte Antalya-Serik hattı boyunca uzanan tüm tarım arazilerinin risk altına sokulacak yapılaşma ve betonlaşmaya uğramasına yol açacağını söylemiştim. Eğer siz, Aksu-Serik ovasını korumak istiyorsanız Expo’yu götürüp Aksu’ya yapmayacaktınız. Denizi, Aksu çayına çekerek orada turizm yatırımı yapmayacaksınız. Bu kararlar birbiri ile çelişkili. 

Hükümetin tarım politikası ithalata mı yoksa ihracata mı dayalı?

1980’den sonra tarım sektörü neo liberal politika ile yönetilmeye başlandı. Enflasyon gıda fiyatlarına bağlı olarak yükseliyorsa gıda fiyatlarını baskı altında tutmak gerekir. Gıda fiyatlarını baskı altında tutmanın iki yolu vardır. Ya pazara yeterli arzı sağlamak için çok üretmek lazım,  ya da üretim yetersizce yurt dışından ithal edersiniz. AKP iktidarı 16 yıldır ikinci yolu denedi.  Fiyatları baskı altında tutmak için sürekli ithalat sopasını kullandı. İçerde baklagillerin fiyatı yüksek mi; dışardan ithalat ettiler. Türkiye geçmişteki baklagiller üretiminin yarısı kadar alanı kaybetti, bıraktı.  Dışarıdan ithalata dayalı tarım politikaları ile Türkiye, bugün girdilerini dışarıdan ithal etmenin yanı sıra temel ürünlerini de dışarıdan ithal eder hale geldi. (Mısır, soya, pamuk, buğday )

İthalata dayalı tarım politikası çiftçiyi nasıl etkiledi?  Çiftçi bu yüzden mi üretimden kopmaya başladı?

Türkiye, son 10 yıldır çiftçiyi yeteri kadar desteklemiyor. Planlamaya dayalı tarımsal üretim gerçekleştirilmedi. 2 milyon kişi kırsaldan kente göçtü, köyler boşaldı. Trakya büyüklüğünde bir alan ekilip dikilmekten vazgeçildi. Çiftçi toprağını ektiği zaman para kazanamıyor.  Çiftçi hükümet tarafından bilerek üretimden koparılmıştır.

Köylünün tarlalarını terk etmesi, üretimden kopması hükümet politikası mı yani?

Avrupa Birliği uyum müzakereleri başladığı zaman AB bize, kırsal nüfusumuzun çok olması nedeniyle adaptasyon sorunu yaşayacağımızı ve kırsal nüfusumuzu azaltmamızı istedi. Nüfusu azaltmanın sağlıklı yolları vardı; ancak bu yol seçilmedi. Sanayiyi geliştirip, tarımda da büyük ölçekli üretimi örgütlü yapıyı kopartmadan geliştirirsiniz bu süreç, sağlıklı şekilde aşılabilirdi. Türkiye gelişmiş ülkelere benzer bir tarım sektörü yapısına kavuşmuş olurdu. Bunu yapmak yerine tarım sektörüne verilen destekler ve sulama yatırımları kısıldı. Kırsaldan kente göç hızlandırılmak istendi, başarılı da olundu. Kırsalda bulunan 35 milyon nüfus şuan 15 milyona kadar indi. Bu topraklar büyük şirketlere verilmek istendi. Şimdi de kentten köye dönülmesi için teşvik veriliyor ama geç kalındı.

Endüstriyel tarım devreye girdi yani?

Başta yapılmak istenen oydu. Köylülerin boşalttığı tarlaları büyük şirketlere vererek üretimi sağlamak. Ama bunun olmayacağı 2015’in başlarında anlaşıldı. Endüstriyel tarım, dünya genelindeki tarım alanlarının büyük çoğunu karşılıyor. Diğer taraftan dünya genelinde 500 milyondan fazla yerel üretici/köylü de dünya nüfusunu doyurabilmek için üretim yapıyor. Bunu yaparken de neredeyse hiçbir fosil yakıt ve kimyasal kullanmıyor. Yani endüstriyel tarım, hem kullandığı kimyasallarla ve fosil yakıtlarla doğaya zarar verip, iklim değişikliğini körüklerken hem de ekolojik üretim için ayrılabilecek toprağı ve doğal kaynakları, hem de bu üretimi geliştirmek için kullanılabilecek parayı harcıyor. BM Dünya Gıda Güvenliği Komitesi ve UNESCO, iklim değişikliğinin önümüzdeki yıllarda gıda üretimini daha da olumsuz etkilemesinden endişe ettiklerini açıklayarak üretimde küçük aile şirketlerine dönülmesi gerektiğine dikkat çekti.

Tarım politikası günlük gelişmeler ışığında sürekli değiştirildi diyebilir miyiz? O yüzden tekrardan kentlerden köylere devlet teşviki başladı.

Evet. Bugün Türkiye’de yaşayan budur. Büyük tarım şirketleri ekonomik kriz ile boğuşuyor. Planlı üretim yok.

Şimdi de özellikle Antalya olmak üzere ihracata dayalı bir tarım politikası var. İhracata yönelik üretim yapmak, üreticiyi doğal üründen uzaklaştırmaz mı?

Türkiye, bu süreçte küresel piyasaya entegre olma gayreti içerisinde kendi yerel tohumlarını görmezden gelip, yok olmasına izin vermiştir. İhracata dayalı üretim ekonomisi ön planda tutulduğu için zaman içinde yola dayanıklı ürünler üretilmeye başlandı. Piyasaya hakim olan ürünlere ağırlık verildi. Aslında sorun; iç piyasada fiyatların arz-talebe göre belirlenmesi, üreticinin örgütsüz oluşu ve üretilen ürünün iç veya dış pazara ulaşırken çok fazla el değiştirmesi ile fiyatların artmasıdır. Tarımda sağlıklı bir yapı olmadığı ve dışarıya mal üretmeye odaklanmış bir politika oluşturulduğu için önce biberin tadı kayboldu, sonra domatesin. Çünkü yapmak zorundasınız.

Piyasada organik diye satılan ürünler ne kadar organik?

Organik denilen ürünlerde kullanılan tohumlar klasik tohum değil ıslah edilmiş Hibrit çeşitleridir. Yani gerçek organik ürünler değil.

Peki, tohumları, yerel gen kaynaklarını korumak için ne yapılmalı?

Devlet Üretme Çiftliklerinde, devlet eliyle kamuda çalışan mühendisler tarafından bu tohumları koruyup geliştirip çiftçiye verirseniz bu gen kaynaklarını geleceğe aktarmış olursunuz. Kısacası bu gen kaynaklarının üretimde kullanılması gerek.

Son olarak Boğaçayı ile ilgili konuşalım. Proje kapsamında bölgede bulunan içilebilir su kaynakları kapatıldı. Bu durum Antalya’daki içme suyu durumunu nasıl etkiler?

Bugün kentlerin en büyük sorunu içilebilir nitelikteki içme suyuna ulaşmaktır. Antalya bu konudaki şanslı kentlerden biridir. Ama Büyükşehir Belediyesinin yanlış projesi ile 200bin kişiye su sağlayan o kaynaklar belediye eliyle yok edilmiştir.  Antalya su kaynakları açısından zengin bir il. Türkiye’nin su kaynaklarının yüzde 9 buçuğu Antalya’da bulunuyor. Ama bu suyu hoyratça kullanalım anlamı taşımıyor. Antalya çeşmesinden su içilebilen nadir kentlerdenken yavaş yavaş ticari su tüketimine doğru gidiyor. Antalya’nın içme suyunu karşılayan Kırkgöz ve Bucak Düdeni ve Kokuteli Havzasında, su oranları geçmiş yıllara oranla yüzde 60’lara varan bir azalma söz konusu. Gözümüz gibi bakılması gereken su kaynakları ranta kurban edilmiştir.

Paylaş
ETİKETLER:
2018
YAZAR: