Antalya
07.08.2018
A

 

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli, ilk 100 günlük eylem planını açıkladı.

 

Hemen şunu söylemek isterim; Milli Eğitim Bakanlığındaki gibi farklılık arz eden bir görüntü alamadık.

 

Devletin destekleme programlarının artarak devam edeceğini; daha önce uygulanan ama kamuoyundan pek olumlu tepki almayan bazı teşviklerin benzerlerini göreceğimizi; arazi toplulaştırma çalışmalarının süreceğini; sularımızla ve sulamayla ilgili çalışmalar yapılacağını ve Sudan’da Türkiye’ye tahsis edilen geniş arazinin Türk yatırımcılara açılacağını öğrendik.

 

Herkes değişim bekliyor

Benzer uygulamalarla ilgili görüşlerimi daha önceki birçok yazıda ifade etmiştim. İlk 100 günlük icraat planında benim dikkatimi çeken en önemli şey; Güneydoğu Anadolu’da (belki biraz Doğu Anadolu’ya da etki edecek) yürütülen sulama projelerinin tamamlanan kısımlarının nihayet üreticiye sirayet edeceği konusu oldu.

 

Tabi 100 günlük icraat planının çok farklı heyecanlar yaratmasını beklemek doğru olmayabilir. Ama herkesin hem çok hem de derin beklentileri var ve insanlar neyin değişeceğini soruyor.

 

Ülkenin güneydoğusunda planlananlar dışında buna dair hiçbir işaret yok. O planlamaların da detaylarını bilmeden bölgenin muazzam işsizliğine, topraksızlığına, yoksulluğuna nasıl etki edeceğini öngörmemiz mümkün değil.

 

İşsizliği, topraksızlığı ve yoksulluğu değiştiremeyecekseniz; bunlarla ilgili heyecanlar yaratamayacaksanız sözleriniz havada uçuşup kaybolur.

 

Biz gene de işin olumlu tarafını görmeye çalışarak, Sayın Bakan’ın atandığı günlerde arazi kiralamakla ilgili açıklamalarıyla birleştirip okuyalım.

 

Devletin hevesi ve çabası

Okuyalım ve ilk 100 günü takip eden daha uzun dönemlerde neler beklenebileceği hakkında düşüncemizi söyleyelim.

 

Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde altyapı çalışmalarına paralel olarak, optimum ölçekli araziler kiralama ve bu arazilerde üretim yapacak kooperatifler oluşturmada devletin hevesi ve çabası olmalıdır. Yoksul ve topraksız üreticilerin ortak olacağı bu kooperatifler, profesyonellerce yönetilmeli; devletin müfettişlerince de denetlenmelidir.

 

Başka bir sözcük yok: “savaş”

Dünyada birçok örneği var. Kibbutzlar ve kolhozlar en önemli ve başarılı örneklerdir. Kopyalamak zorunda değiliz ama bizim kooperatifçilik tecrübemizi düşününce, bu örneklerden öğrenecek çok şeyimiz olduğunu düşünüyorum.

 

Unutmadan şunu da hatırlatalım; bu kooperatiflerin kendi ürettiği mallarla ticaret yapmasına izin verilmeyecekse hiç bu mevzulara girmemekte fayda var.

 

Ama böyle bir proje için komisyoncu, süpermarket, tüccar üçgeninde muazzam bir savaş vermek gerekeceğini de bilmek gerekir. Başka bir sözcük yok: “savaş”.

 

Tarımsal ürün ticaretinin menkul değerler üzerinden yürüyebileceği bir piyasa düzeni kuramamış olmamız da doğrudan aynı savaşın sonucudur.

 

Herhangi bir sistem önerisi duvara toslar

Lisanslı depoculuk konusunda üç paralık mesafe alamamamızın başat nedeni de yine aynı üçgendir.

 

Toptancı hallerinin sadece meyve sebze halleri olması yerine; tüm gıda ürünlerinin piyasasının oluşacağı tesisler haline gelmesi fikrini öldüren de aynı üçgendir.

 

Daha kestirme bir ifade kullanalım; geçerliliği olan herhangi bir sistem önerisi, bütün hızıyla bu üçgenin kayalık duvarına kafasını toslayacaktır.

 

Çünkü yüzlerce yıldır sistemsizlikten beslenen bir iş kültürümüz var ve ona yakışır şekilde böyle dumanlı, puslu bir sektör piyasası işletiyoruz. Sistem fikrine inanan, güvenen hiçbir paydaşımız yok.

 

Sistemimiz olmadığı için birbirine güvenen paydaşlarımız da yok. Yani sisteminiz varsa hukukunuz vardır; hukukumuz yok. O gün kim bastırırsa o kazanır, öbürü ezilir. Basit, kesin ve net bir kural; herkes öğrenebilir.  

 

O nedenle birçok meslek örgütümüz, derneklerimiz, STK’larımız falan sırf tabela ve koltuk!

 

İş üretebilen, en azından üyeleri için faydalar üretebilen örgütlerin sayısı, bir elin parmaklarını geçmez.

 

Herkes çiftçinin varlığına bağımlı

Her şeyin odağında çiftçi var derler. Aslında bunu biraz farklı biçimde söylemeyi tercih ederim, şöyle; herkes çiftçinin etine buduna saldırır. Üreten; bir değer yaratan, fayda yaratan odur. O değerin etrafında marketler, bayiler, tüccarlar, komisyoncular, nakliyeciler, hamallar falan herkes toplanır payını almaya çalışır. Düzenin temel açmazı bu; herkesin temel eylemi çiftçiyi yok etmeye kodlanmış ama herkes çiftçinin varlığına bağımlı.

 

Herkes ahlaklı, edepli ve kanaatkâr olabilse, herkes mutlu olabilir. Değilse devlet ahlaksız, edepsiz ve açgözlü olanı cezalandırmak; olmayanı da ödüllendirmek suretiyle bir sistem dayatabilir. Keşke devlet, işleyişin içine müdahale etmeden ve ama piyasanın hızını, güvenilirliğini ve istikrarını sağlayacak tedbirleri alsa.

 

Bu tedbirleri artık ortaokul çocukları bile biliyor.

 

Bilmediğimiz şey, bu çabanın zülfüyâre dokunmadan sonuç vermeyeceği gerçeğidir.

 

Zülfüyâre dokunmadan iyi bir şey üretmeniz söz konusu değil. 

Paylaş
ETİKETLER:
Yok