Antalya

22.03.2018
A
KÖŞE YAZILARI
Hüzzam makamı
Hüzzam makamı

1946 yılında bir akşam, o tarihlerde Klasik Batı Müziği konserleri verilen Mamak Konservatuar binasında, piyanoda Mithat Fenmen, kemanda Orhan Borar ikilisinin bir resitali vardır… Dinleti sona erdiğinde Mithat Fenmen yanında küçük bir kız çocuğuyla Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yanına yaklaşır ve çocuğun üstün yetenekli, çok özel olduğunu söyleyerek piyanodaki marifetlerini göstermesi için izin ister. İnönü, sorduğu sorulara büyük bir rahatlıkla cevap veren dört buçuk yaşındaki bu sevimli çocuğun sahneye çıkmasına izin verir. Çocuk sahneye çıkar ve piyanonun başına geçer. Boyu kısa geldiği için tuşlara yetişemez. Tabureyi yükseltirler, yine olmaz. Alelacele notaları üst üste koyarak istenilen yüksekliği elde ederek çocuğun tuşlara erişmesini sağlarlar. Küçük kız, büyük bir güvenle minik parmaklarını piyanonun tuşlarında dolaştırmaya başlar ve sanki evinde oynar gibi bir parçadan diğerine geçerek Bach’ın Do Minör prelüdünü, Beethoven’in Opus 49, 2 numaralı Sonatı’nın ikinci kısmını, Menuetto’yu bir çırpıda ezbere çalar. Salonda bulunan herkes gözlerine, kulaklarına inanmadan küçük kızı izlemektedir. Sonunda Mithat Fenmen küçük kızı neredeyse zorla piyanodan kaldırdığında, tüm izleyiciler ayağa fırlayarak, bu küçük “harika” kızı çılgınca alkışlamaya başlarlar. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bu küçük ama harika yeteneğin eğitimiyle yakından ilgilenilmesini ister. Ne yazık ki savaşa girmediğimiz halde ülke hala İkinci Dünya Savaşı’nın tüm dünyayı etkileyen sıkıntılarını yaşamaktadır. İnönü’nün bu arzusu ancak iki yıl sonra, 1948’de, efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel sayesinde Meclisten geçen 5245 sayılı “İdil Biret Yasası” ya da “İdil-Suna Yasası” olarak da bilinen “Harika Çocuklar Yasası” sayesinde gerçekleşecektir. *** Yasanın meclisteki tartışmaları sırasında, böyle özel yetenekli çocukların eğitim için yurtdışına gönderilmelerine karşı çıkanlar olur. Bunlardan birisi, sonradan Demokrat Parti’ye geçecek olan Seyhan Milletvekili Sinan Tekelioğlu’dur. Şöyle söylemektedir “Şurada Numune Hastanesi’nde dört tane insan bir yatakta yatarken beş yaşındaki İdil Hanımı Amerika’ya (Paris demek istiyor) göndereceğiz. Ne öğrenecekmiş Amerika’da? Piyano. Ne olacakmış deha imiş efendim, deha imiş. Piyano öğrenecekmiş. Ben açım yahu, bana piyano lazım mı?… İdil’in yanında Suna’yı (Kan) Amerika’ya (Roma demek istiyor) gönderiyoruz. Amma tuhaf iş bu yahu. Oradan belki de bir enişte getirecektir... Bu çocuğun 16 sene gibi bir zamanda Türklük halet-i ruhiyesini, evsafını acaba muhafaza etmek imkânı var mıdır? Türk Milleti her şeyin fevkinde adam yetiştirmek istidatına haizdir.” *** Bu açlık, fakirlik ve Türklük edebiyatına rağmen, yasa tasarısı genç Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş sanat ve sanatçılarla da yükseleceğinin bilincindeki milletvekillerinin oylarıyla kabul edilir. Yasayı destekleyenlerden biri, sonradan Başbakanlık da yapacak olan Prof. Dr. Sadi Irmak’tır. Meclisin o oturumunda şöyle konuşmuştur; “Bir millet yetiştirdiği dehalarla ölçülür. Bizim milletimizin en büyük hasletlerinden birisi de bu istidatları bulup, en yüksek yerlere yükseltilmesine imkân vermektir. (Bu çocuklar) bize büyük bir şeref getirecektir.” Gerçekten de, İdil Biret ve Suna Kan, aldıkları eğitimin hakkını yıllarca dünya sahnelerinde Türk adı ve gururuyla yer alarak verdiler. Ülkemize büyük şerefler kazandırdılar. Akepe iktidarı sırasında, bakanlıklar arasındaki görev bölünmesi nedeniyle uzun yıllar ortada kalan Harika Çocuklar Yasası 2017 yılında hatırlandı. Yasa, belki de şimdi Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı öğrencisi, piyano dahisi olarak nitelenen 10 yaşındaki Mert Hakan Şeker’in hayatını kurtaracak? *** Erdoğan, geçenlerde bir konuşmasında şunları söyledi; “Ülkemizde bir kesim eskiden beri belirli alanları kendi tekelinde görmekte, kimseyi buralara yaklaştırmamaya çalışmaktadır. Kültür, sanat da bu alanların başında geliyor. Şu acı gerçeği hep birlikte tespit etmek durumundayız. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra üç tarzlı siyasetten muasırlaşma yolunda kati bir tercih ortaya konmuştur. Ancak sorun bu tercihin altının doldurulamamış olmasıdır. Türkiye taklit seviyesinin gerisinde bir kültür üretimine mahkûm edilmiştir. Ağızlarını her açtıklarında batılılıktan, modernlikten, çağdaşlıktan söz edenlere soralım bakalım. Dünya çapında hangi eserleri ortaya koyabilmişler? Örneğin dünya çapında bir opera sanatçısı, bir aktör, bir gitarist yetiştirebilmişler mi? Nasıl bir uçak, telefon, işletim sistemi ortaya çıkartamamışsak, kültür ve sanat alanında aynı başarısızlığı ne yazık ki yaşadık. Bu bir ortam, iklim, zihniyet meseledir. İklim çorak olunca, bir taraf kavrulurken bir taraf yeşermiyor. Aslında hedef doğruydu, yöntemler yanlış olunca hedefe ulaşılamadı.” *** Yandaş medya paylaşmadığı için Erdoğan’ın şimdiye kadar hiç operaya, baleye veya Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın konserlerine gidip gitmediğini bilmiyorum. Ancak Suna Kan ve Ayla Erduran’ın İngiliz; İdil Biret ve Genco Erkal’ın Fransız; Leyla Gencer, Atilla Manizade ve Burcu Uyar’ın İtalyan; Fazıl Say ve İbrahim Yazıcı’nın Alman; Gürer Aykal ve Rengim Gökmen’in Amerikalı; Ahmet Kanneci ve Şefika Kutlüer’in İspanyol; Mehmet Okonşar ve Emre Elivar’ın Belçikalı; Güher ve Süher Pekinel kardeşlerin İsviçreli; Gülsin Onay ve Meriç Sümen’in İngiliz; Toros Can ve Ferhan Şensoy’un Hollandalı olmadıklarını; Tan Sağtürk’ün Fransız Devlet Balesinde dekor taşımadığını, oraya kabul edilen ilk yabancı olduğunu biliyorum. *** Uluslararası üne sahip adlarını sayamadığım daha birçok sanatçımız var… Eğer konu bu sanatçıların Türkiye’de başladıkları eğitimlerini neden yurt dışında tamamlayarak daha da mükemmel hale geldikleri veya bazılarının sanat hayatlarını yurt dışında sürdürmesiyse; Bunun sebebini sanatın Batı’daki ve Osmanlı’daki geçmişinde, günümüz Türkiye’sinde çağdaş sanata, gerçek sanatçılara ve çağdaş kültüre değer verilmemesinde aramalıyız! *** Ağızlarda dolaşan hikâyedir; "Bir gün Bayburt’a senfoni orkestrası gelir. Konseri merak eden Bayburtlular salonu hınca hınç doldururlar. Konser sonunda bir gazeteci, bir vatandaşa senfoni konserini nasıl bulduğunu sorar. Bayburtlu cevap verir: ‘Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi’." Ünlü orkestra şeflerimizden Rengim Gökmen, yukarıdaki hikâyenin sonunu şöyle bağlar, “Vatandaş ’Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi’ deyince, gazeteci, ’Peki beğenmediniz mi?’ diye sormuş. ’Beğendim, beğendim aslında da, bütün Fa diyezleri Fa naturel çaldılar’ demiş.” *** Cumhuriyet, cumhuriyet olalı böyle zulüm görmedi… Bütün makamlar hüzzam!

Paylaş
ETİKETLER:
Yok