Antalya
07.02.2018
A

İnsanlığın vazgeçilmez hizmet ihtiyaçlarını önemliden başlayarak sıralasak, herhalde hekimlik başta gelir. Sonra muhtemelen öğretmenliği sayarsınız. Devam edecek olsanız muhakkak ziraat mühendisliği ve veterinerlik hizmetlerini saymanız gerekir.

 

“İnsanın iyi doğası”na aykırı hizmetlere de maalesef ihtiyaç duyarız. Ama onlar bu yazının konusu dışında.

 

Tarım sektörüyle ve sektör paydaşlarıyla mesai yapmaya başladığımdan bu yana ziraat mühendisliği fakültelerinin durumu ve mezunların geleceği hakkında birçok tartışmaya şahit oldum; bazılarına katıldım.

 

Artık herkesin benzer tespitleri yaptığını; hemen her ilgili kişinin neredeyse aynı sorunları gördüğünü söylemek mümkün. Hatta çözüm önerileri bile büyük ölçüde benzeşir.

 

Gördüğüm kadarıyla dikkat çeken ve biraz farklılık arz eden öneriler, özel sektörden gelmiştir.

 

Mezunların hali

 

Yıllar önce, tarım danışmanlığı müessesesini herhalde bütün Türkiye’de ilk kez profesyonel bir anlayışla kurup yöneten saygın bir mühendisimiz; işletmesinde yeni mezun gençleri istihdam etmeden önce, kendi özel eğitim programından geçirdiğini anlatmıştı.

 

Buna göre başvuruda bulunan genç mühendisin önce 6 aylık çok yoğun bir teorik ders programından geçmesi gerekiyordu. Ardından 6 ay boyunca bu kez sahada, gene yoğun eğitim–öğretim sürecinden geçiliyordu. O günlerde bana aktardığına göre her 10 adaydan 9’u bu saha çalışmasının ilk haftasında şirketi terk ediyordu.

 

Eğitim sürecinden başarıyla çıkan mühendis arkadaşların da daha önce yetişmiş mühendislerin yanında 18 ay boyunca asistan gibi dolaşarak tecrübe kazanması gerekiyordu.

 

Ancak ondan sonra tam zamanlı personel olarak işe başlamaları mümkün olabiliyordu. Yani 4 yıllık fakülteden mezun olduktan iki buçuk yıl sonra…

 

Ben bu yaklaşımı o gün biraz abartılı bulmuştum. Ama zaman o dostumuzun haklı olduğunu gösterdi. Fakültelerde kullanılan kaynaklar, hiçbir “yenilenme” sürecinden geçmemiş içeriklere sahip. Öğrenciler onlarla cebelleşip dururken, ziraat dünyası haftada bir devrim niteliğinde yenilikle karşılaşıyor.

 

Aydınlanma eşiği

 

Ziraat eğitiminde öğrenciler açısından çok kritik bir eşik var. Bir tür aydınlanma eşiği gibi bir şey.

 

Bunu şöyle tarif etmeye çalışayım; öğrenci, bilerek ve isteyerek geldiyse, ziraat fakültesinde ne yapması gerektiğini de az çok biliyor. Ancak bir taraftan eğitim sektörüne de aşinayım; üniversite sınavına hazırlık yapan gençlerle her sene görüşürüm. Genç arkadaşların ziraat fakülteleriyle ilgili yaklaşımı genellikle “boşta kalmama” güdüsüyle oluşuyor. Yani pek çok arkadaş, (özellikle ailesinde ziraatçı yoksa) nereye gittiğini bilmeden gidiyor.

 

Bu arkadaşların birinci veya ikinci sınıfta yaşadığı hayal kırıklığı çoğu durumda tamir edilemez boyutta oluyor.

 

Ancak bazı gençlerimiz, fakültede geçirdikleri sürenin herhangi bir anında, tarımın ve yetiştiriciliğin nasıl bir sihri olduğunu birden bire fark edebiliyorlar. Aydınlanma dediğim budur.

 

O eşiği aşan gençleri, mezun olduktan sonra başarılı ziraatçılar olarak görüyorsunuz zaten.

 

Ne yaptığını ve nasıl yapması gerektiğini çok iyi bilen; kendine güveni tam; donanımlı; yabancı dilde okuyabilen girişken gençler olarak…

 

Bu arkadaşların dışında kalanların hemen tamamı devlet memurluğunu hedefliyor.

 

‘Devlet memuru’ deyince ne anlıyoruz?

 

Memur ziraat mühendisi olmak bizim anlayışımızda çok önemli bir konudur. Bir röportajımızda 1950’li yılların başlarında at sırtında pancar danışmanlığı yaparken bir aydan önce ve bitlenmeden eve dönemediklerini anlatan bir devlet memuru ile tanışmıştım. Pancarın bu ülke vatandaşları olarak ellerimizden çalınıp gittiğini, ağlayarak anlatmıştı.

 

Bizim devlet memuru derken anladığımız bu.

 

Gönül işi. Bilek, emek ve yürek işi…

 

Geçen günlerde bir sosyal platformda ziraat eğitiminin tartışıldığı bir paylaşıma denk gelmiştim. Tartışmaya katılan hemen herkes tarım bakanlığına devlet memuru alımı hakkında konuşuyor; işte “her köye ziraat mühendisleri atansın”, “ne kadar çok memur alınırsa o kadar iyi” falan gibi ifadelerle fikir yarıştırıyor…

 

Her köşe başında açılmış bir ziraat fakültesi olduğu gerçeğini kenara koysak bile mevcut mühendis sayısıyla her köye bir mühendis atamamız için İran’ı, Irak’ı falan ilhak etmemiz gerekebilir.

 

Diplomalı vasıfsız

 

Üstelik diplomalı mühendis sayısı her sene binlerle artıyor! Diplomalı ama çoğu vasıfsız.

 

Çözüm önerisi olarak önerilen fikirler arasında fakülte sayısı ile öğrenci sayısının azaltılması başta geliyor ki bence çok haklı ve doğru bir öneridir.

 

İkincisi; daha az sayıda öğrenci ile daha az sayıda fakültede, eğitim–öğretim kalitesinin arttırılması gerekir.

 

Üçüncüsü, ziraat eğitimi ve öğretiminde özel sektör tecrübesinin resmen “öğreticiler atamak” suretiyle fakültelere taşınması şarttır.

 

Yani mesela, başarılı bir tarım şirketinin sahibi yahut uzman bir profesyonel danışman bunu görev edinecek (artık ders saat ücreti ister mi istemez mi bilemem) gelip fakültede düzenli olarak çocuklarımıza bu işin hassasiyetlerini, gereklerini anlatacak.

 

Öğrencileri şirketleri ziyaret etmeye teşvik etmek, sektör paydaşlarıyla tanışıp çevre edinmelerini önermek de bir çözüm olabilir elbette. Ancak bu yöntemin fayda sağlayabileceği öğrenci sayısı her fakültede üçü, beşi geçmez.

 

Geçmiyor, denedik.

 

Fakültelerin, yine devlete ait araştırma tesisleriyle bile doğru dürüst ilişkisi yokken; özel sektörle ilişkilenmelerini beklemek de fuzuli bir çabadır, ayrıca. Önce aynı alanda farklı segmentlerde çalışan devlete ait kurumların en azından çocuklarımız için işbirliği yapabilmesi gerekir. Bu da dördüncüsüdür.

 

Beşincisi ise şu; fakültelerde ve araştırma tesislerinde gayet uzmanlaşmış, bilim insanı düzeyinde çalışmalar yapmış; icatlar, keşifler gerçekleştirmiş çok sayıda uzmanımız var. Bu insanların ticari haklarını geliştiren, kişisel menfaatlerini koruyan ve bu türden çalışmaları teşvik eden uygulamalar getirilmelidir.

 

Tabi amirlerinden fırsat bulursanız… Sadece bendeniz bile geliştirdiği icadı, yaptığı keşfi kırk türlü mobbing uygulamasıyla, 40 çeşit eziyetle zorla elinden alıp kendi adına tescilleyen; şirketlere satan; çeşit türlü tezgahlarla çalan amirlerinden yakınmış en az 3 kişi biliyorum.

 

Bu çok değerli, yaratıcı insanlarımız için daha liberal bir memurluk modeli bile düşünülebilir. Çok da güzel olurdu!

 

Dilenme kültürü

 

Daha birçok öneride bulunmak mümkün. Ancak bütün bunların tamamından daha önemli; saydığımız ve sayamadığımız muhtemel bütün çözüm önerilerinden de daha önemli bir konu var; dilenme kültürü…

 

Dilenme kültürü dediğimiz şey; bir toplumda tüm meseleler hakkındaki bütün inisiyatifi merkezde toplayan; böylece merkezde başında oturduğu musluğu istediğine açıp, istemediğine açmayan siyaset ve yönetim anlayışının bir sonucudur.

 

Bu anlayış yüzünden, kişilerin demokratik gücü olan oy verme kabiliyeti, alınıp satılması mümkün olan bir değişim aracına dönüşür.

 

Oy verme kabiliyetiniz bir değişim aracı haline geldiyse, zaman içinde artık dilenmekten başka çareniz kalmaz.

 

Yani sizin anayasal hakkınız olan yaşama hakkı da dahil; her türlü demokratik, sosyal, ekonomik hakkınızı ancak dilenerek elde edebilir hale gelirsiniz. Eğitim, öğretim ve istihdam hakkınız gibi, mesela.

 

Sonra bir de bakmışsınız ki bu dilenme olayı toplumunuzun geleneği haline gelmiş! Bir de bakmışsınız, artık kimse dilenmekten utanmıyor, kimse ayıplamıyor, kimse yadırgamıyor olmuş!

 

Sonrada bakmışsınız ki, herkes devlet memuru olmanın derdine düşmüş, vekillerin kapısını tırmalıyor; “oy verdim, iş ver” diye.

 

Ya arkadaş! Bir sektörde yetişmiş insan gücünün tamamı, devlet memuru olmanın hayalini kurar mı, yahu!

 

Ya arkadaş böyle bir şeyi her gün görüp de kimsecikler yadırgamaz mı, yahu!

 

Üç, beş kişi kendi pırıl, pırıl yolunu çiziyor; geri kalan yüzbinlerce ziraat mühendisi, bakanlık açıklamalarını takip ediyor, “memur alımı olur mu acep” diye!

 

Bakanlık da affetmiyor, sağ olsunlar; haftada bir memur alımıyla ilgili haber okuyoruz. Allah daha çok versin, nereye alıyorlarsa...

 

Bu şekilde gidersek; bir gün gelecek, bu ülkenin kaynakları memurları beslemeye yetmeyecek.

 

Bu şekilde gidersek; bir gün gelecek, ülkede yaşayanların çoğu lütufta bulunmaya hazır başkalarının önünde de zor durumlara düşecek.

 

Bu konu bir kültür haline geldi resmen ve hiç kimsenin dikkatini çekmiyor oluşu, bana çok, çok acayip geliyor!

 

İnsan devlet memuru olmak isteyebilir elbette; o pozisyonun hak ettiği donanımları taşıdığına inanıyorsa; hizmet etmek zorunda olacağı insanların hak ettiği emeği verebileceğini düşünüyorsa; insanlarını, ülkesini, toplumunu ayırt etmeden sevebiliyorsa başımızın üstünde yeri var.

 

Onun dışında kendine tek bir an bile bakmadan, devlet kapısına yapışanlara tek sözümüz şu;

 

Biraz ar!

Paylaş
ETİKETLER:
Yok