Antalya
26.12.2017
A

Gıda üretimiyle ilgili dünya ölçeğinde devam eden tartışmalar var. Bunlardan biri sürekli artan nüfusun nasıl doyurulacağı meselesi.

 

İkincisi gıda üretirken kullanılan araçların ve yöntemlerin neler olması gerektiği meselesi. Elbette kullanılan enerjinin türü de bu konuya dahil.

 

Bu tartışmaları elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum ve bir kritik konu sürekli dikkatimi çekiyor! Gıda üretirken kullandığınız yöntem, araç-gereç ve enerji ile insan nüfusunun büyük bir hızla artması meselenin kilit noktası olarak ele alınıyor.

 

Bugün çözüm bulalım dediğimiz sorunların büyümesinde bu etkenlerin de elbette çok önemli etkisi var. Ama asıl konu bunlar değil. Asıl konu paylaşım.

 

Kim nerede hangi masalı anlatırsa anlatsın; kemikleşmiş bir inancı her düzeyde, her düzlemde bıkıp usanmadan dile getirenlerden olmak gerekiyor: “İnsanlık, insanca yaşamak ülküsüne inananlar ve dünya nimetlerinin tümüne kendi kabilesini zenginleştirmek için sahip olmaya çalışanlar diye ikiye ayrılır.”

 

Ezelden beri geçerliliğini sürdüren bu olguyu es geçerseniz, neyi tartışırsanız tartışın; söylediklerinizi ciddiye almak imkânsızdır.

 

O yüzden iklim değişikliği, küresel ısınma, nüfus artışı, teknoloji kullanımı, enerji krizi gibi olguların yanına açgözlülüğü de eklemenizi beklerim. Çünkü küresel ölçekte açlık sorununun temelinde, bütün bunlardan önce; eşit olmayan paylaşım, adaletsizlik ve insanlık dışı ülküler yatar. Önce paylaşım konusunu ele alacaksınız.

 

Pastayı bölmek yetmez!

 

Paylaşım derken kime ne kadar pay vereceğiz sorusunun yanında, paylara böldüğünüz emtiaya erişimle ilgili imkanların da paylaşımından bahsetmek gerekir.

 

Pastayı bölmek yetmiyor yani. Paylaşımın organizasyonunu da yapmak zorundasınız.

 

Açlıkla mücadele eden yardım kuruluşlarının gelirlerinin ne kadarının aç insanlara ulaştığı da önemli bir sorudur. Çoğu yardım kuruluşunda bu oran %30’ların üzerine çıkmıyor. Bazılarında %10 civarında. Yani yardım kuruluşuna yaptığınız 100 liralık bağışın 10 lirası hedefe ulaşıyor…

 

Yine buna paralel olarak üretilmiş gıdayı paketler halinde paylaştırıp ihtiyacı olan insanlara ulaştırmak da insanca bir çözüm önerisi değildir. Bunlar sürekli minnet duygusu üretmek ve çok kısa süreli geçici etkiler yaratmak dışında hiç bir işe yaramaz. İnsan onurunu yüceltecek, insan onurunu zedelemeyecek, uygun bir çözüm bulmanız gerekir.

 

Onun adı da üretme bilgisini, üretim tekniklerini (üretim araçlarını) ve bunları kullanma imkanlarını koşulsuz paylaşmaktır.

 

Küresel halk kahramanı

 

Akciğer kanserine karşı aşı geliştiren Kübalı doktorun yaptığı gibi mesela. Eğer azizlik mertebesi diye bir mertebe varsa o adamcağız herhalde ilk sıralardadır. İstese Küba ekonomisini bile fezaya çıkarabilecek bir fırsatı; sırf insanlık ülküsüne hizmet etmek adına, insan onuruna zarar vermemek uğruna kullanmamayı seçti ve aşının dozunu 1 dolardan satmaya karar verdi.

 

Küresel halk kahramanı resmen.

 

Sadece kansere karşı aşı buldu diye değil; insanlığı her yandan sarmalayarak, onu boğan kapitalizm dehşetine etkili bir karşı duruş gösterdiği için de.

 

Dünyada açlık sorunu hakkında öncelikli düşüncelerimi böylece paylaşmış oldum. Bir de bu tartışmaların izlediği program ve sunduğu içerikle ilgili söylemek istediklerim var.

 

Dünya kamuoyu gıda yetersizliği hakkında mevcut çerçeveyi kabullenip, tartışmayı o şekilde sürdürdükçe gerçeklikten uzaklaşıyor. Gerçek olan, paylaşım sorunudur ve diğer etkenler ancak ikincil önemdedir.

 

Şimdi şöyle düşünebilirsiniz; ikincil meseleler de olsa önemleri büyüktür ve mutlaka bunların da tartışılması gerekir. Bu görüş tabi ki itiraz edilecek bir şey değil. Ancak konunun bu şekilde ele alınıyor oluşu sadece açlık sorunu ile ilgili bir şey değil. Aynı zamanda küresel tekellerin gelecek projeksiyonlarına da zemin hazırlayan bir yaklaşım.

 

Ölçek tartışması bir tuzaktır!

 

Nasıl mı? Gıda yetersizliği, küresel açlık ve modern tarım tartışmaları dönüp dolaşıp aynı noktaya yönelir; üretim işletmelerinde ölçek konusu.

 

Üretim işletmelerinin işletme ölçeği dediğimiz şey, kapitalist sistemde asgari maliyetle azami karlılık sağlayabileceğiniz optimum işletme büyüklüğüdür.

 

Yani sizin tarım işletmeniz asgari belli bir büyüklükte olabilmeli ki siz girdi tedariki ve işletme giderleri açısından asgari düzeyde harcama yapın.

 

Örneğin Türkiye’de meyve bahçesi kuracaksanız en az 100 dekarlık bir işletmeniz olmalı ki işin kaymağını toplayan işletmecilerden olun. Yoksa kör topal, kendini doyurmak dışında bir etkinliğiniz olamaz. Servet biriktiremezsiniz. Halbuki nihai amaç servet biriktirmektir.

 

Aynı şekilde modern bir sera kurmak istediğinizde de benzer bir kıstas çıkar karşınıza; en az 30 dekar seranız olmalıdır. Bu ölçeklerden daha küçük girişimler, piyasanın devamı için ihtiyaç duyulan yem niteliğinde işletmeler olacaktır.

 

Hal böyle olunca devletler, bir türlü yok olup gitmek bilmeyen küçük işletmelerin doldurduğu alanı boşaltmak ve açılan boşlukta az sayıda, yeni ve büyük ölçekli işletmeler kurmak için ellerinden geleni yaparlar. Türkiye’de de istatistiklerle, bir takım bilimsel verilerle(!) beslenen ölçekle ilgili tartışmalar, küçük aile işletmeleri için kurulmuş tuzaklardır. Hayati düzeyde önemli bir sürü istatistiğe ulaşamazsınız ama ölçek meselesini konuşacaksak nereden çıktığını anlamayacağımız klasörler dolusu istatistik masaya bırakılır. Yeter ki kapitalistler büyüsün…

 

Yerim sizin bilimselliğinizi...!

 

Peki, küçük üreticiler birleşseler güzel olmaz mı!? Mis gibi?!?

 

Çok güzel olur. Ancak rotasını bir kere sermayeden yana çizmiş bir devleti, kolay kolay tutamazsınız. Mesela kooperatifçilik, birlikçilik falan gelişmeye mi çalışıyor? Çıkarırsın birlik yapılarını iğdiş edecek bir düzenleme, kesersin önünü.

 

Üretici Birlikleri Yasası herkese açık halde duruyor; internetten açıp bakın, dünyada benzeri yok; ticari işletme kuramayan üretici birliklerini öğrenin.

 

Naif bir soru

 

Türkiye gibi oy potansiyeli hala ve yoğunlukla küçük üretim birimlerinde olan ülkelerde küçük üreticileri yok etme işleri yavaş ilerler. Uzadıkça uzar. Çünkü iktidarlar Türkiye gibi ülkelerde oy potansiyeli olan kalabalıkları yok etmek de istemez, rahatsız etmek de. Ama herhalde gözlediğiniz gibi, küçük aile işletmelerinin soluğu yavaş, yavaş; ağır, ağır kesilir…

 

Öte yandan sermaye hızlıdır! Sermayenin sabrı yok!

 

Çoğunuza masal gibi geliyor ama yıllık ciroları 60-70 milyar dolar olan dünya devi tarım şirketleri birleşerek daha da büyümeye çalışıyor. Bu şirketlerin nihai amacı, tarımsal üretimi çok büyük ölçeklerdeki az sayıda işletmeyle sürdürmektir. Bütün dünyada.

 

İnsan soruyor bir yandan; yahu, nihayetinde insanlara satacağınız ürünler için bu kadar kötülüğü durmadan kurgulayıp uyguluyorsunuz; insanları, insanların elindeki imkanları tükettiğinizde kimler satın alacak ürünlerinizi?

 

Ne kadar naif bir soru değil mi…

 

Güncel örneklerden birini analım; bildiğiniz gibi Monsanto artık Bayer’in bir parçası. Küresel piyasalardaki 8–10 dev şirket arasında başka birleşmeler de oldu. Birleşmeleri de hesap ederek bakarsanız mesela tohumla ilgili bir şirketin, pazarda %30 oranında paya sahip olduğunu görürsünüz. Bunun adı küresel tekelleşmedir.

 

Sırf bu tablo bile Türkiye gibi bir üçüncü dünya ülkesinde ulusal korumacı bir politikayı derhal uygulamaya sokmak gerektiğini gösterir.

 

Ulus devletler geri mi gelecek?

 

Ama bu mesele sırf ekonomik koruma tedbirleriyle ilgili değil, artık. Sanayiniz, savunmanız, laboratuarlarınız, arge tesisleriniz, istihbaratınız falan her şeyinizle hazır olmanız gerekiyor.

 

Bir zamanların müttefik ülkeler konsepti darmadağın oldu. Bir müttefikinizden savunma desteği alarak yola devam edemezsiniz. Ya da başka bir müttefikiniz onlarca yılda geliştirdiği bir üretim teknolojisini, sizden fındık, domates–biber veya narenciye almak suretiyle değiş tokuş yoluyla sizinle paylaşamaz. Artık her ülke üç günlük hesaplarla kurulan, günlük işbirlikleri dışında yapayalnız...

 

Dolayısıyla her şeyinizi kendiniz yapmak zorundasınız.

 

Manzara ne kadar karamsar görünüyor olursa olsun, bu sürecin varacağı yer, toplumsal yok oluş değilse; ulusal toplum örgütlenmeleridir.

 

Ulusçuluk; ulusal sınırlar çerçevesinde ekonomik korumacılık; öz kaynaklarımızı küresel sermayeye peşkeş çekip satmaya değil de onlara sahip çıkan bir ekonomik sistem; ekonomik korumacılığı uygulayabileceğiniz güce erişecek kadar yerli teknoloji…

 

Bütün bunlara ulusça inanacak toplumsal kültür; aynı yolda beraberce yürümek ve dünya ölçeğinde insanca yaşamanın asgari koşullarını oluşturmaya çabalayan bir ulus için, toplumsal ahlak…

 

İhtiyacımız olan bu. Yani doğru dürüst bir toplumsal sözleşme; yeni bir ulus düzeni ve yepyeni, insancıl bir anayasa.

Paylaş
ETİKETLER:
Yok