Antalya
12.12.2017
A

Bir web sitesi var; bilgileri nereden nasıl derliyorlar bilmiyorum ama dünyadaki güncel aç insan sayısı, açlıktan ölen insan sayısı, doğan ve ölen insan sayısını anlık değişimleriyle yayınlıyor.

 

Bir ara dünyadaki aç insan sayısındaki azalış dikkatimi çekti; dedim ki “İyi bari! Birer birer de olsa azalıyor…”

 

Meğer açlıktan ölenler olduğu için azalıyormuş. Yoksa açlıktaki artış sürekli.

 

Şu konuda zihnim son derece berrak durumda: dünya nüfusunu doyurmak diye bir derdimiz varsa her şeyi çok yanlış yapıyoruz.

 

Ama öyle bir derdimiz yok.

 

Bunu dert edinen kimseler var elbette ama dünya toplumları kendi kısa vadeli geleceklerinin peşindedir. Uzun vadeli hesaplar yapmak ise rasyonel değildir çünkü koşullar sizin uzun vadeli planlarınızdan daha kısa periyotlarda değişir ve yaptığınız planlamalar geçerliliğini yitirir.

 

Ancak böyle bakınca insan hayatının alışılmış periyotlarından daha uzun süren bazı küresel olguları öngöremiyorsunuz. Mesela aynı sitede bu yılki karbon dioksit emisyonunun “37 milyar ton” civarında gerçekleştiğini görebiliyorsunuz. Yani bu sene insanlık olarak 37 milyar ton CO2 salmışız atmosfere. Tedirgin edici…

 

Bu istatistiklerle güç odaklarının tarımsal üretim konusundaki yönelimlerini üst üste koyduğumda en babayiğit komplo teorilerine nal toplatacak bir manzara görüyorum.

 

Çaresiz, örgütsüz köleler geliyor!

 

Mesela bugün bir bilimkurgu hikayesi yazmaya kalksam; 50 yıl sonraki dünya toplumunu bugünkü tahayyülümüzün çok ötesinde köleleşmiş, çaresiz, örgütsüz, güçsüz, ekmeksiz, susuz bir serfler kalabalığı olarak tasvir ederdim.

 

Çünkü suya ve gıdaya erişim bugün hayal edemeyeceğimiz ölçüde zorlaşacak.

 

Çünkü temiz su ve sağlıklı gıdaya erişebilenlerin oranı sürekli azalırken, erişemeyenlerin oranı sürekli artıyor.

 

Çünkü tarımsal üretim giderek devasa güç odaklarının tekeline giriyor.

 

Çünkü küçük ölçekli üreticiler yok oluyor. İşletme ölçekleri büyürken, büyük güç sahipleri (ister devletler, ister çok büyük sermaye grupları) neredeyse ülke büyüklüğünde üretim tesisleri kuruyor; bu amaçla başka ülkelerden arazi satın alıyorlar.

 

Bir zamanların, sömürge ülkelerinde madenlerini silahlı birliklerle koruyan maden işletmeleri gibi tarım arazilerini paralı askerlerle, silahlı birliklerle falan koruyan tarım işletmeleri türedi.

 

Küçük çiftçiler yok oluyor!

 

Küçük çiftçiler yok oluyor diye tespit yapıyorum; siz bunu muhtemelen arazisini kaybediyor, başka sektöre geçiyor falan gibi anlıyorsunuz. Doğrudur ama eksiktir.

 

Yok oluyor derken dehşet verici başka bir şeyden bahsediyoruz; insanlar intihar ediyor.

 

Çoğunuzun idrak edemediğini biliyorum ama mesela “Hindistan’da çiftçi intiharları istatistikleri” diye bir istatistik kategorisi var. Yılda yaklaşık 13.000 Hindistanlı çiftçi, çiftçilik mesleğine dayanan nedenlerle intihar ediyor.

 

Acı verici bir detay da intiharların genellikle zirai ilaçla gerçekleşmesi.

 

Bunların bazısı küresel ısınmanın etkilerine dayanan ekonomik intiharlar. Bazıları tekelci tohum/girdi firmalarına biriken borçlarla baş edemedikleri için gerçekleşiyor.

 

Bir kısmı da ürettiği ürünle çocuklarının asgari ihtiyaçlarını gideremez hale geldikleri için, utancından…

 

Özelleştirmeye hayır!

 

Böyle küresel rakamlar verip sizi ilginç ama değersiz verilerle birkaç dakika oyalama derdinde değilim. Bunları “Türkiye Cumhuriyeti çiftçileri ne yapmalıdır?” sorusuna hazırlamak için anlattım. “Türkiye’de tarıma yön veren muktedirler nasıl kararlar almalıdır?” sorusuna cevap bulmak için hatırlattım…

 

Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı yıllardır tarım politikaları üzerine yazar. Bir süredir ülkemizde tarımın nasıl ve neden çökertildiğini anlatıyor. Sayın Kaymakçı’nın anlattıklarıyla yukarıda çizdiğim karanlık tablonun kolayca örtüştüğünü ve gidişatın nereye varacağının apaçık olduğunu söylemem lazım.

 

Dolayısıyla bizlerin Türkiye’de bir şeyler yapması lazım. Küçük çiftçilerin yok olmasına engel olmamız gerekiyor. Ulusal ölçekte örgütlü şekilde üretip durduğumuz pancar, tütün, fındık, domates, ayçiçeği, buğday, et, süt vb gibi ürünlerin çiftçilerini örgütleyen yapıları korumamız lazım. Bu ürünler için kurulmuş işletmelerin, zinhar özelleştirilmesine mutlak surette engel olmamız; özelleştirilmiş olanları yeniden kamulaştırmamız, olmuyorsa da devlet eliyle işletilmek üzere yenilerinin tesisini gerçekleştirmemiz lazım!

 

Yoksa verimliliğiyle, üretkenliğiyle ilgili destansı bir namı olan Anadolu toprakları gene en iyi şekilde üretecek ama üstünde yaşayanları doyuramayacak.

 

Eğer devlet bu ülkede yaşayan vatandaşlarının menfaatlerini korumak üzere kurulmuş; adil ve sosyal bir hukuk devleti ise bu söylediklerimiz geçerlidir.

 

Değilse vatandaşın kendisi; yani seçmen, ya mevcut düzenle devam eder yahut sandıkta canının istediği gibi biçimlendirir.

Paylaş
ETİKETLER:
Yok