Dostluk üzerine | Körfez Gazetesi
2B protestolarının simgesi yaşamını yitirdi

2B protestolarının simgesi yaşamını yitirdi

Transplant enfeksiyonlarının kitabını yazdı

Transplant enfeksiyonlarının kitabını yazdı

Başkan Tütüncü’nün ziyaretleri

Başkan Tütüncü’nün ziyaretleri

Sanatçının hayvan sevgisi

Sanatçının hayvan sevgisi

Konyaaltı’nda yeşil kuşak çalışması

Konyaaltı’nda yeşil kuşak çalışması

Dostluk üzerine
Dostluk üzerine

Diğer Yazıları Şair dostum Haydar Ergülen bana demişti ki: “Dostum varsa düşmanım yok sayılır / çünkü dostluk unutturur düşmanların varlığını insana / bir dost kaç düşmana bedeldir bilmiyorum ya / bildiğim, dostluğun azı yeter, düşmanlığın çoğuna. // Hem az olmalı dost dediğin de / çok olursa neden bilmem korkarım: / ya dostlarım birbirine düşman olursa! […]

Diğer Yazıları

Şair dostum Haydar Ergülen bana demişti ki: “Dostum varsa düşmanım yok sayılır / çünkü dostluk unutturur düşmanların varlığını insana / bir dost kaç düşmana bedeldir bilmiyorum ya / bildiğim, dostluğun azı yeter, düşmanlığın çoğuna. // Hem az olmalı dost dediğin de / çok olursa neden bilmem korkarım: / ya dostlarım birbirine düşman olursa! / Bilmemeli öyleyse dostlar da birbirini / bilmek şüphe uyandırır bazen / dostluk konusunda, o zaman / dostluk da kalmaz çünkü dostlarım / dostun da, düşmanın da öyle ya / hamuru aynı hamur, mayası aynı maya / birinin teknesi tuzlu, suyu kalın / biri ince başak, sarı cümle, yüreği yufka. // Dostların çoğalması da iyiliğe sayılmaz / dostun bir pul kadar kıymeti kalmaz / az dost az taş, çok dost çok taş / hem sayılıdır kalbimizdeki odalar / hem kalbe sığmayan şey dostluğa nasıl sığar? // Kalbindeki cama bir taş değer, dosttandır / (‘kırılınca anlaşılır kalbin camdan olduğu’) / kalbin bahçesinde bir gül solar, dosttandır / dostun varsa taşı güle sayarlar, akşamı güne / dostum varsa sözümü şiire sayarlar, beni şaire / dostum var, öyleyse ölebilirim bile!”

Anlamını yitiren bir şeyler

Sonra demişti ki bana Nazım Hikmet, “Biz haber etmeden haberimizi alırsın / yedi yıllık yoldan kuş kanadıyla gelirsin. // Gözümüzün dilinden anlar / elimizin sırrını bilirsin. // Namuslu bir kitap gibi güler / alnımızın terini silersin. // O gider, bu gider, şu gider / dostluk, sen yanı başımızda kalırsın”. Onlardan aldığım nasihatler, hafızamın bana fısıldadığı sözler, konuştuğum satırlar, dizeler, imgeler hepimizden bağımsız bir hayat gibi dolaşır tenhada. Sonra gelir en ihtiyaç duyulan anlarda bulur beni. ‘Dostluk nedir?’ diye sorguladığımda konuşmaya başlar söz ve mana ustaları. Şairin ortaya attığı her fikir kendi ateşiyle yanar, kendi acısıyla söner. Dostluk da öyle. Tam burada yetişir Ahmet Telli ve der ki bana: “Sen dostumdun benim gülünce güneşler açan / Bulutlara rüzgara asarım suretini her akşam / Her akşam bir mektup yazarım dağlar kadar / Meşeler göğermiş diyorsun, varsın göğersin  / Anlamını yitiren bir şeyler mi var şimdilerde”. Galiba var, emin değilim, her neyse…

Ki ben korkup adam olayım

Neruda söylesin benim yerime: “Anlıyorum sizi dostlar, her şeyi anlıyorum. / Benim olmayan sözcükler girdi araya, / Anlıyorum sizi dostlar!” Devamında ayağı kırık futbolcu, işte şuraya gömdüğümüz Ahmet Erhan söylesin: “Paltomun bir cebine kahramanlığı, bir cebine korkaklığı koydum / Bir yanına dostlarımı, bir yanına düşmanlarımı”… Öyle ya, ‘Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi’dir bizimki. Konuşur benimle hala Ahmet Erhan: “Zulmün artsın! Gördün ya, dağların arasında incecik / Bir su inadına akar, mazlum ve çevik / Zulmün artsın! Duydun ya, göğümde dolaşır üç beş üveyik / Edirne’den Ardahan’a, Sinop’tan Anamur’a selam götürür / Çapraz ateşinde devletü gecelerin, pul ve mühür / Ve faili meçhul bir kalem elinde, yazar durur / Zulmün artsın! Ki ben de korkup adam olayım”.

Vaktimiz yok, yü-rü-ye-lim

Cesar Vallejo konuştu biraz da: “İnsanı çocuklara bölen öfke, / çocuğu eşit kuşlara bölen, / kuşu, küçük yumurtalara; / yoksulun öfkesi / bir zeytin taşır iki üzüme karşı. // Ağacı yapraklara bölen öfke, / yaprağı, eşit olmayan tomurcuklara bölen, / tomurcuğu, görünmez gözeneklere; / yoksulun öfkesi / iki ırmak taşır bir çok denize karşı. // İyiyi kuşkulara bölen öfke, / kuşkuyu, benzer kavislere bölen, / kavisi, umulmayan mezarlara; / yoksulun öfkesi / bir çelik taşır iki hançere karşı. // Canı bedenlere bölen öfke, / bedeni, benzersiz organlara bölen, / organı, sekiz düşünceye; / yoksulun öfkesi / bir yanardağ ateşi taşır iki kratere karşı”. Aklımın ırmakları birbirine karışarak akıp giderken Nazım Usta bitirdi meseleyi: “Hoş geldin! / Kesilmiş bir kol gibi / omuz başımızdaydı boşluğun… / Hoş geldin! / Ayrılık uzun sürdü. / Özledik. / Gözledik… / Hoş geldin! / Biz / bıraktığın gibiyiz. / Ustalaştık biraz daha / taşı kırmakta, / dostu düşmandan ayırmakta… / Hoş geldin. / Yerin hazır. / Hoş geldin. / Dinleyip diyecek çok. / Fakat uzun söze vaktimiz yok. / Yürüyelim”.

Diğer Yazıları

  • Etiketler
  • Yorumla
ARŞİV
Üye Girişi
  • Kullanıcı Adınız
  • Şifreniz